Yağmurdan sonra nisan güneşle geldi İzmir’e.
Herkes dışarda, kısa kollu bile giyinenler var.
Baharın o insanı deli eden çılgınlığı şehrin her yerinde belli oluyor.
Park ve yol kenarlarındaki badem ağaçları da bu cümbüşün bir parçası…
Badem ağaçları deyince aklıma edebiyatımızın ustalarından Tarık Dursun K. geldi.
Yaşasaydı ne de güzel anlatırdı, nisanda Karşıyaka’daki evin bahçesinde, serçeyle badem ağacının birbiriyle cilveleşen hallerini.
Küçük serçe, daha dünya hallerini bilmediği için yeni olmaya başlamış bademleri her sabah gagasıyla yoklayıp duruyor.
Meyvedeki o acımsı tat hoşuna gitmiyor olmalı ki zavallıcık ağacın dalları arasında bir inip bir çıkıyor.
Peki, Tarık Dursun K.?
Anlatımına göre pencereden seyrediyor olanları.
Tabii seyretmekle kalmıyor bunu öyküye döküyor bir de.

***
Nisan birileri için coşku, baharın güzelliği ama başkaları için cehennemin giriş kapısı da olabiliyor.
1920’lerin Avrupa’sında kırlardaki bereketin habercisi nisan böyle bir ‘cehennem’.
Büyük Savaş, o tarihlerde her yanı kan ve baruta boyamış, trajedi dünyaya yayılmıştı.
Bu durumu büyük şair T. S. Eliot, “Nisan en zalim aydır, gövertir./ Leylakları ölü topraklarda, yoğurur/ Anılarla istekleri, uyarır…” diye dizelere dökmüştü.
Şimdi yine böyle bir cehennem bütün dünyada yaşanıyor.
Trump’ın -ve tabii ki İsrail’in- bombalarına maruz kalan ülkeleri düşünün!
Çocuklar, okullar, hastaneler ayırt edilmeden vuruluyor.
Ve o büyük(!) liderler, bunu bir şov gibi, böbürlenerek anlatıyorlar.
Eskiden hiç olmazsa zalim olmanın da bir raconu vardı.
En azından makul bir gerekçe bulunurdu yapılanlar için.
Şimdi buna bile tenezzül eden yok.
***
Dünyanın geldiği yer işte böyle bir cehennem.
Peki biz?
Biz iyi miyiz?
Sanmıyorum, gönüller kırık.
Savaşta değiliz ama kendi içimizde küçük çaplı bir savaşın olmadığını kim söyleyebilir ki!
Operasyonlar, gazeteci tutuklamaları, uzayıp giden hak arama uğraşıları…
Bununla da kalınmıyor, belediyeler kıskaç altında âdeta…
Oluk oluk insan buralardan tutuklamaya götürülüyor.
Sonrası da gelsin gizli tanıklar, şoförler, özel kalem çalışanları…
İnsana bıkkınlık veren bir karabasan…
İşin kötüsü de bütün bunların hukuk ve adaletin şaşmaz terazisinde hakkaniyetle yürümeyeceği inancı baskın vaziyette.
Çünkü mahkemelerde olanlar ve diğer uygulamalar bunu güçlendiriyor.
Böyle olunca, seçimi kazanmaya odaklı hangi kurgu olursa olsun, iktidarın da işi zor, kendini savunmaya çalışan muhalefetin de.
Bir de rayında gitmeyen ekonomi var tabii.
Ozan diyor ya Derdim çoktur hangisine yanayım, bizimki o hesap.
Saymaya kalksak uzayıp gidecek bir liste çıkıyor.

***
Bütün bunları yazınca da yazının her yanından kötümser bir karamsarlık dökülmeye başlıyor.
Oysa ben eleştirinin hep pozitif yanında duranlardanım.
Gene de haksızlığa uğramış insanların seslerini duymazdan gelmek olası mı?
Tabii ki değil.
Şiirin önemli ismi Şükrü Erbaş diyor ya,
“Canı cehenneme başkasının yangınıyla/ Evini ısıtıp yemeğini pişirenin…”
Biz o soydan geliyoruz, başkasının derdiyle dertlenen kuşaktanız. Dolayısıyla, mağdurun, baskıya uğrayanın yanında olmak bizim işimiz.
Kısaca biz başkasının acılarından mutluluk çıkaramayız!
***
Aslında yazıya Çetin Altan ustanın, 1968’in 28 Nisan’ında dönemin Akşam gazetesindeki köşesinde, “Bugün canım yazmak istemiyor!” cümlesiyle başlamayı düşünmüştüm.
Usta o günlerde uğruna mücadele ettiği demokrasi ve daha iyi bir dünya hayalini görememeye isyan etmişti.

Ne kötü ki ustanın hayal edip de göremediği her şey bugün de geçerli.
Gene de ustanın başka bir öğüdüne uymak bize iyi gelecektir, diyorum.
Nedir o?
“Enseyi karartmayalım!”














