Geçtiğimiz günlerde CHP İstanbul İl Başkanlığı’na, beş bin polis eşliğinde, sistemin güdümünde ve Gürsel Tekin’in yönlendirmesiyle el konulmasını protesto etmek amacıyla bir dost yazar arkadaşımla birlikte, Teos Sanatçılar Derneği (TEOSAD) çağrısıyla katıldık. Basın açıklaması sözcülüğünü organize eden “Demokrasi Platformu”ydu. Bizim de içinde yer aldığımız bazı sivil toplum kuruluşları da çağrıya destek vermişti.
Şimdi, bulunduğumuz ilçe Türkiye’nin en “enteresan” bölgelerinden biri: Nüfusun %70’i sol, sosyalist. Üstelik üniversite mezunu oranı da tavan. Yani kâğıt üzerinde “bilinçli, duyarlı, aydın” kesimin en yoğun yaşadığı yer… Ama kâğıt üzerinde tabii, gerçekte işin rengi biraz farklı.
Basın açıklamasını beklerken, çevredeki çay bahçeleri ve kafelere yayılan tanıdık yüzleri görünce biz de bir masaya iliştik. Masadakilerden biri –beni de tanıyan bir kişi– sanki bana nispet yapar gibi,
“Bak, buradakilerin çoğu militan!” dedi.
Etrafa baktım. Ne gördüm dersiniz? Yetmiş yaş ve üstü insanlar… Yani “militan” dedikleri aslında emekli militanlar sendikası üyeleri! İçimden gülümseyerek geçirdim:
“Evet, militanlar… Ama bayatlamış militanlar! Kendilerinin artık farkında olmayan ölü militanlar! Kırk yaş altı tek bir kişi bile yok. Bunlar hâlâ dev aynasında kendini seyretmeye devam ediyor. Yahu masa başı devrimciliğiyle, koltuğa yapışarak kendinize faydanız yok, bu ülkeye mi faydanız olacak?”
Sonra basın açıklamasına geçildi. Ama şunu da not düşelim: İlçede nüfusun %70’i sol sosyalist olmasına rağmen, alanda toplananların sayısı 100’ü geçmedi. Hani şu meşhur matematik işlemlerimiz var ya, çarp, böl, topla, çıkar; sonuç değişmiyor: yüz bile değil!
Şimdi üç basit ama yakıcı sorum var:
- Bunun suçlusu kim?
- Gençler neden alanlara inmiyor? Yoksa özellikle mi indirtmiyorlar?
- O “taze mezarın bayat ölüleri” hâline gelmiş, koltuklarına yapışıp masa başından talimat yağdıran siyaset dinozorları gençlerin önünü mü kapatıyor?
Bakın… Bu iş, iki duble rakı içip “üç ülke yıktım, beş ülke kurdum” edebiyatı yapmakla olmuyor. “Devrim Müzesi”nin daimi müdavimleri gibi, aynı masada oturup aynı şarkıları söylemekle de olmuyor. Tanıdık-tanımadık gelen herkesle kucaklaşmadan, farklı düşünceleri kendi düşüncen kadar değerli görmeden, üstünlük taslamadan… Alanlara inmeden, yanına üç-beş genç katmadan, onlara yol açmadan bu memleket düze çıkmaz.
Aksi halde olan şu: Siz çalarsınız, siz oynarsınız. Üstelik kendi cenaze marşınızı!
Devrim sokakta, gençlerin ayak sesinde başlar.
Unutmayın, hep dile getirdiğimiz bir slogan vardır:
“Kurtuluş yok tek başına; ya hep beraber, ya hiçbirimiz!”














