Postalların gölgesi düştü bir sabaha, ellerimizi gözlerimize bastıran soğuk gibi. Hayatımızın rengi karardı; başkentimiz zindan, odamız hücre oldu. Şarkılarımız susturulmuş değildi — işkencenin ağzından kaçan iniltilerdi artık; o iniltiler, bir tür gizli nota, içimizde saklanan haritalardı.
Birileri kayboldu sokak köşelerinde; birileri büyüdü bir gecede, yaşlarını çaldılar onlardan dar ağacında. Ana dilimiz yasaktı, kelimelerimizden çalındı; öylece gözlerimizle konuştuk — gözlerimizin kıvrımlarında saklı kalan bütün şiirleri fısıldadık birbirimize.
Bedenlerimizi yatıya yatırdık, ölümü de masaya yatırdık; oruçlarımızla bedenlerimizi savunduk, açlığımız bir direniş dili oldu. Direndik. Direndik.
Mahkemeler tiyatroya benziyordu: sahne ışıkları altında okunan suçlamalar, arkada çalınan sahte adalet marşı. Savunmasızdık; cezalar boyumuzu aşıyordu, bir çocuğun omuzlarına yüklenen yükler gibiydi hepsi. Her şeyi yitirdik — sahip olduğumuz haller, sokaklarımızın sesleri, bazen de birbirimizi. Ama umudumuzu yitirmedik.
Umudumuz, gece boyunca çürümeyen bir ekmek parçası gibi saklandı içimizde. Tüm varlığımızla, tükendi sandıkça dirildik; özgür yarınlara inatla, ince bir taşın altında filizlenen ot kadar ısrarla yürüdük.
Ve biliyoruz:
Bir daha aynı karanlık gölgeler düşmesin diye
lanetliyoruz 12 Eylül’ü.
Lanetliyoruz tank seslerini, postalları,
lanetliyoruz zindanları, darağaçlarını, işkenceleri.
Hafızamızdan silinmeyecek bir kara leke olarak
12 Eylül’ü lanetliyoruz…
.
İ.akan














