Bu sabah kendini çok iyi hissediyordu.
İçini garip bir huzur kaplamıştı. Sanki içinden bir şeyler sökülüp atılmıştı da yerine ferahlık yerleşmiş gibiydi. Göğsü ilk kez bu kadar rahat inip kalkıyor, sanki içinde büyüyen bir ağrı dinmişti.
Sekiz aydır tutulduğu yoğun bakımdan çıkarılmış, servise alınmış, en nihayetinde de bugün taburcu edilecekti.
Oksijen maskesi olmadan nefes alabiliyor, elleri titremeden bardağı tutabiliyordu artık.
Serviste kaldığı birkaç gün boyunca düzenli olarak egzersiz yapmış, normal beslenmeyle biraz toparlanmış, aynadaki siluetine yabancılığı azalmıştı.
Yavaş yavaş, unuttuğu vücut hatıraları yerine geliyordu.
Adımlarını tekrar öğreniyor gibiydi. Ellerini, bacaklarını, yutkunmayı…
“Demek ki beden unutmazmış,” diye düşündü.
Ama aklı hâlâ uyanmanın sersemliğindeydi.
Hastaneye gelen annesi, sabırla işlemleri tamamlamış, elini hiç bırakmadan evlerine dönmüşlerdi.
Arabanın camından dışarı bakarken, şehir ona bambaşka görünüyordu.
Renkler daha doygun, sesler daha canlı, sokaklar daha düzenli gibiydi.
Ama “belki de sadece hayattayım diye böyle geliyor,” diye geçirdi içinden.
Uzun zamandır ilk kez eve dönüyor olmanın verdiği tuhaf bir coşku vardı yüreğinde.
Kendini evde bulunca, kalbinin derininden yükselen tanıdık bir sıcaklık yayıldı içeriye.
Sanki evin duvarları bile onu özlemişti.
Doğruca odasına geçti.
Her şey bıraktığı gibiydi.
Yatağı, üzerinde bilgisayar olan çalışma masası, kitaplığı, dolabı, duvara asılı tuttuğu takımın posterleri…
Her şey… neredeyse her şey, hatırladığı gibiydi.
Gözleri dolu dolu oldu birden.
“Sanki hiç gitmemişim gibi… Sekiz ay değil de dün çıkmışım evden,” dedi içinden.
Yatağına oturdu. Gıcırtısını bile özlemişti. Elini yastığa sürdü, battaniyeye… her şey gerçekti.
“Rüya değil,” diye fısıldadı kendine.
Sonra salona geçti, televizyonu açtı.
Annesi mutfakta yemek yapıyordu.
Tencereden çıkan sesler, karıştırılan kaşık, soğanın kavrulma kokusu…
Hepsi çocukluk anılarını usulca yerinden kaldırıyordu.
Elindeki kumandayla kanalları gezmeye başladı ama…
Bir gariplik vardı.
Dolaştığı kanalların hepsinde farklı dillerde yayınlar vardı.
Ve bu, bildiği uydu yayınları değildi…
Hepsi milli kanallar, devlet destekli yayınlardı.
Eli birden durdu. Gözleri ekrana kilitlendi.
Kulağını kaşıdı, sonra tekrar kumandaya baktı.
“Yok artık… Bu normal değil…”
Şaşkınlık içinde mutfakta yemek yapan annesine seslendi:
— “Anne, televizyona yeni anten mi taktınız? Uydu falan mı bağlattınız?”
Kadıncağız yemek karıştırırken döndü, şaşırmış gibi baktı.
— “Hayır oğlum, nereden çıktı bu? Her şey aynı… Bir şey değiştirmedik biz.”
— “Ama yayınlar değişmiş… Bana çok farklı geldi.”
Annesi ocağın altını kıstı, başını iki yana sallayarak söyledi:
— “Değişti oğlum… Çok şey değişti…”
İçine ince bir ürperti yayıldı.
“Ne demek değişti? Ne zaman? Nasıl?”
Sorular arka arkaya diziliyordu zihninde.
Ama daha fazla sorgulayamadı. Annesi sofrayı kuruyordu, oturdular.
Annesi, öğlen haberlerini açtı.
Haber sunucusu, renkli gömleği içinde güler yüzle konuşuyordu.
Önce vergi indirimi haberini verdi.
Ardından, ülkenin enerjisinin artık tamamen güneş ve rüzgâr kaynaklarından sağlandığını söyledi.
Birden garipsedi.
“Yok ya, bu gerçek olamaz…”
Normalde haber bültenleri, bağıran siyasetçiler, savaşlar, cinayetlerle dolu olurdu.
Ama burada… hiçbir siyaset haberi yoktu.
Bir çatışma, bir operasyon, bir suç haberi de yoktu.
Sanki başka bir ülkenin kanalını izliyordu.
Spor haberlerine geçildiğinde, yalnızca madalyalar, kupalar, başarılar vardı.
İçinden fısıldadı:
“Bu… bizim ülke değil ya. Bu kadar iyi haber aynı anda verilemez. Alışık değilim.”
Yemekten sonra dışarı çıktı.
Hava tertemizdi. Gökyüzü açık, sokak sessizdi.
İnsanlar yüzüne bakıyor, gülümsüyorlardı.
O da refleksle karşılık verdi ama içindeki şaşkınlık büyüyordu.
Kasabın önünden geçerken vitrindeki fiyatlar dikkatini çekti.
Gözlerini ovuşturdu.
Fiyatlar…
Çocukluğundan hatırladığı gibiydi.
Dayanamadı, içeri girdi.
— “Afedersiniz… Bu vitrindeki fiyatlar gerçek mi?”
Kasap beyaz önlüğüyle tezgahta durmuş, yüzünde kocaman bir tebessümle cevapladı:
— “Evet, gerçek fiyatlarımız.”
— “Ama bu kadar ucuz olamaz… Açıklayabilir misiniz bunu bana?”
Kasap hiç bozuntuya vermedi:
— “Şaşırmanıza gerek yok genç adam. Artık tüm kesimlerimiz yerli hayvanlardan.
Yaylalarda yasak kalktı. Yem ucuzladı. Devletin teşviği ve desteği var.
Perakende satışlarda KDV kalktı. Haliyle, et bollaştı… fiyatlar düştü.”
Teşekkür edip ayrıldı kasaptan.
“Gerçekten mi ya? Rüyada mıyım hâlâ?”
Manavın önünden geçerken meyve ve sebzelerin kokusu burnuna çarptı.
Şekilleri muntazam değildi ama doğallıkları çarpıcıydı.
Bir elmayı eline almasa… gerçek mi, anlamayacaktı.
Sokağın köşesindeki gazete büfesine geldi.
Teşhirdeki gazetelere göz gezdirdi.
İkinci büyük şokunu burada yaşadı.
Farklı dillerde gazeteler vardı.
Tek bir kötü haber yoktu.
Ne kaza, ne yolsuzluk, ne kadın cinayeti…
Hiçbir şey.
Birini eline aldı, çevirdi sayfaları.
Gözlerine inanamıyordu.
Bu… mümkün değildi.
Gazete kokusu gerçekti ama haberler… başka bir dünyaya ait gibiydi.
Aklı karmakarışık bir halde caddede yürümeye başladı.
Onu gören araçlar duruyor, geçmesi için yol veriyordu.
Hayretle başını sağa sola çevirerek karşıya geçti.
Biraz soluklanmak, belki de aklını toparlamak için mahallenin kahvesine girdi.
İçerisi serin, huzurluydu.
Duvarın bir köşesinde büyükçe bir kitaplık vardı.
Masalarda insanlar sessizce kitap okuyordu.
Hiç alışık olmadığı bir manzaraydı.
Çayını söyledi, bir sandalyeye çöktü.
Açık olan televizyonda bir müzik kanalı vardı.
Şarkılar her dildeydi.
Kendi ana dilinde de şarkılar çalıyordu.
“Kendi dilimde şarkı mı? Ama bu yasaklıydı…
Yoksa artık değil mi? Ne zaman değişti bu ülke?”
Yan masadaki konuşmalar dikkatini çekti.
Kulağını kabarttı.
— “Ne iyi oldu bu yasakların kalkması.”
— “Artık köyüme rahatça gidiyorum, bahçemi gönül rahatlığıyla sürebiliyorum.”
— “Vergilerin inmesi isabetli bir karar oldu.”
— “Parlamento, çok dilli demokratik cumhuriyet temelinde yeniden yapılanıyor.”
— “Düşünmek artık suç değil.”
— “Cezaevlerinde siyasi tutuklu yok.”
— “Yerel yönetimler özerk oldu.”
— “Her eyaletin ana dili resmi olarak tanındı.”
— “Hayvan hakları yasallaştı.”
— “Yüz kızartıcı suçlara indirim yok artık.”
— “Özelleştirme bitti. Yerli üretim destekleniyor.”
— “Kooperatifler birlikte örgütlenip hareket ediyor.”
— “Faili meçhuller ortaya çıkarıldı, adalet yerini buluyor.”
— “Komşularla yeniden dostluk kuruldu.”
— “Ticaret canlandı.”
— “Mazottan, sigaradan, alkolden alınan ağır vergiler kaldırıldı.”
— “Asgari ücret yoksulluk sınırının üstünde artık.”
— “Sendikalar temsil ettikleri kurumlara göre çalışıyor.”
Hepsini ağzı açık dinledi.
Kafasının içi uğulduyordu.
“Ne oluyor bu ülkeye? Gerçek mi bütün bunlar?”
“Ben neredeyim? Ne zaman değişti dünya?”
Kahveden kendini dışarı attı.
Gözlerini kaldırdı, etrafa baktı.
Her dilde tabelalar…
Birbirine gülümseyen insanlar…
Trafikte yol veren sürücüler…
“Allah’ım… bu nasıl mümkün olabilir?”
İçi içine sığmıyordu.
Koşarak eve döndü.
Kapıyı çaldı, çılgın gibi bağırdı:
— “Anne! Anne! Anneee!!”
Annesi telaşla kapıya geldi:
— “Buradayım oğlum. Buradayım. Nihayet uyandın… Aylardır hareketsiz yatıyordun…
Allah’ım sana şükürler olsun, oğlumu bana yeniden verdin.”
— “Anne… ne oldu bana? Neredeyiz biz?”
Kadıncağız, gözyaşlarını silerek cevap verdi:
— “Hastanedeyiz oğlum. Sekiz ay önce, bir milli maç gecesi…
Sen balkonda otururken, maganda kurşunuyla vuruldun.
Komaya girdin… O gün bugündür yoğun bakımdaydın.”
— “Vuruldum mu?.. Sekiz aydır buradayım?..
Peki ya gördüklerim?.. O kasap, o kahve, gazeteler…
Hepsi… sadece bir rüya mıydı?”
Kafasını ellerinin arasına aldı.
— “Madem rüyaydı… neden uyandım ben?.. Of ya… of…”
İ.akan














