Son aldığım süreli vizem bitmiş, yeniden Avrupa Ülkeleri vizesi almak için zor da olsa randevu bulmuştum. İstedikleri belgelerin listesi bir hayli uzundu. İkamet belgesinden tutun da anne ve babanızın evlilik vukuatına kadar herşey isteniyordu. Öyle ya, ya gider de geri gelmezseniz, kocaman Avrupa’nın düzenini, dirliğini bozmaya ne hakkımız vardı? İstenen belgeleri düzenledim, randevu gününe hazırdım artık. Ama asıl iş bundan sonraymış, onu da bugün anladım.
Vize görüşmesi için gideceğim yer İzmir’in kocaman bir yüksek katlı binasındaydı. 3. Katta olan Firmaya ulaşmak için çalışmayan yürüyen merdivenlerden çıkmak zorundaydım. Hemen önümde yürüteç ile çıkmaya çalışan ablamıza da yardım ederek kapıya kadar gelmiştik artık. Kapıda heybetli görünümüyle epey sıkı çalışmış sporcu bir genç güvenlikçi kibarca uyardı, “içeride telefon kullanmıyoruz”. Yok abi ne telefonu diyesim geldi. Hani adam suyumuzu sıkabilecek gibi, iri kıyım, kızdırmaya gelmezdi.
İçerisi çok kalabalık, 200m2 civarında alanda 150 kişi var. Yasalarımızda kişi başına 8m2 alan olması gerekiyor da, vize işi bu, görmezden geliyor herkes. Ses eden yok. İşin sonunda vize var, biraz gayret lazım, sabırla.
Bir abinin başında kep var, güvenlikçi “çıkarın” diyor. Adam ofun- sofun çıkarıyor kepini. Başında kocaman saçkıranı var. Belli ki sıkılıyor, utanıyor. Çaresiz, ne yapsın? Kolay mı vize alacak
“Ekrandan numaranızı takip edin” diyorlar sürekli. Bir hanımefendi duymamış, “ afedersiniz sıram geçti mi?” diye soruyor. “Evet, yeniden sıra numarası almanız gerekiyor”diyorlar. Kadıncağız, üzüntüyle sıra numarası almaya yöneliyor. İtiraz etmek hiçbir işe yaramayacak, biliyor. Eeee vize alacak bu kadar da oluversin.
Sıram geliyor, evraklarımı uzatıyorum. Kibar bir hanım, dikkatle inceliyor belgeleri. “Tamam, numarayı izleyin, ödemenizi yapın”. O da sorun mu, hemen öderiz” diyorum içimden. Avrupa vizesi alacağız, ödeyiveririz.
Veznede ödemeyi yapıyorum. Bir fiş veriyorlar. Veznedeki görevli” numarayı takip edin” diyor. “Ne numaraymış be, bitemedi” diyorum, içimden yine tabii ki. Sonuçta vize alacağız, “takipteyim hiç kaçırmam”.
“Hah işte, hemen yandı numaram”. Fotoğrafımı çekiyorlar. “ Baş bir tık aşağı, iki tık sola” Bir gülme geliyor bana. “Gülmeyin”. Hemen ciddileşiyorum, “kaşınızı çatmayın”. Derhal, kaş- göz yerine vize alacağız vizeee. “Bitti mi”? diyorum. “Hayır , parmak iziniz alınacak. Sağ el dört parmak, sol el dört parmak, işaret parmağı sağ el, sol el, paşparmaklar yan yana. Unutmayalım, bir de orta parmak ayrı. “Bu niye ayrı oldu diyeceğim”. Sus şimdi, işi karıştırma, sus. Vizemizi bir alalım da.
Sonunda tamam işler. Çıkıyorum artık, “oradan değil, soldan çıkın” diyor kaslı abi. “İçimden, yahu ha oradan, ha buradan ne farkeder ki, bir çıkayım da şuradan” Vize alacağız, Avrupa’ya gideceğiz diye çektiğimiz nedir böyle?
İyi de, içerideki herkes suspus, huşu içerisinde bekleşiyor. Kimsenin hiçbir şeye itirazı yok. Hani o ambulansın peşine takılıp yol alan, kendini çok akıllı bilen abiyi orada bir görmeniz lazım. O kadar kibar ki, sakince bekliyor, aceleniz mi var dercesine. Hele, herkese makas atarak uçarcasına aragazlı süren arkadaş var ya, görseniz hasta ziyaretinde sanırsınız. Öylesine sessiz, bir o kadar düşünceli. Arabadan koşarak inen, kadın sürücünün camını bir yumrukta patlatan kirli sakallı maganda abiyi burada gören ‘cuma hutbesi dinliyor’ sanır. O kadar olgun ki, sabırtaşı mübarek. Girdiği mağazada alacağı şeye bahane bulan, tezgahtarı aşağılayıp neredeyse bir dövmediği kalan, kasada bir dakika beklemeye sabrı olmayan, hanım ablamız içeridekilere yol gösterip, sakin davranmalarını, sessizce beklemelerini öneriyor. Aslında ne kadar da sabırlıymışız.
Gerçekten de nereden, nereye geldik. Oysa neredeyse nüfusunuzun % 10 kadarının pasaportu var. Hacca gidenler dahil % 3,5 aktif kullanılan pasaport var. Nüfusa göre çok az olmasına rağmen vize sorunu çözülemiyor bir türlü.
Masallarda gökten üç elma düşerdi sonunda, kerevete çıkmak hayal edilirdi. Şimdiyse “aman düşen şaşan birşey olmasın”, kafayı kırmadan vize alalım yeter.














