Yine esmer bulutlar geçiyordu şehrin üstünden. Ağır, ağır… gözü yaşlı. Göğün dili sanki kırık bir şarkı söylüyordu. Rüzgâr, köşe başlarında biriken yaprakları savuruyor; kaldırımlar, adımların ağırlığını içine çekip susuyordu.
O an aklıma düştü: Her rüzgâr esişinde küllerin yeniden ateş alacağını unutma. Belki de bu şehir, her yağmurla yeniden yanmayı bekleyen büyük bir kül yığınıydı.
Sokaklarda kalabalık bir yalnızlık… Adımların sesi birbirine değmiyor, bakışlar birbirini görmüyor. Kendimi arıyordum. Gören var mıydı acep bu yakınlarda? Yüzler vardı, gözler vardı ama sanki kimse kimsenin farkında değildi. Belki de herkes kendi ipini oynatan görünmez ellerin peşinde, sahnesini tamamlamaya çalışıyordu.
Hayat mı hayat… bir kukla oynatıcısı dostum. O oynatır, biz oynarız. Kimimiz iyi, kimimiz kötü… ama perde kapanınca hepsi aynı loşlukta kaybolur.
Yağmur başladı. İnce, tereddütlü damlalarla… Evet, doğrudur, herkes ıslanıyordu bu yağmurun altında. Ama başını ıslatan damla bile başka başka düşüyordu insanın üstüne. Kimi damla hafifçe dokunur, kimi sertçe vurur; kimi serinletir, kimi üşütür.
Ve bazen, en ıslatanı su değil, içine sızan o sessiz soğuktu.
O soğukta yürürken kelimeler dönüp dolaşıp aynı yere varıyordu: Bu gidiş nereye?
Cevap yoktu. Belki de cevap, sorunun kendisinden bile daha boştu.
Bazen, “olması gereken” diye bir şeyin hiç var olmadığını düşünüyorum. Hep birilerinin icat ettiği kurallar, çizdiği sınırlar… Biz de bu sınırların içinde dönüp duruyoruz, sanki kendi isteğimizmiş gibi.
Bir yanım, “Bırak, boş ver” diyor; diğer yanım, “Hayır, böyle olmamalı” diye karşı çıkıyor.
Ne garip… İnsan kendi içinde bile uzlaşamıyor.
Belki de asıl yalnızlık, kimsenin seni anlamaması değil; kendini ikna edememek.
Rüzgâr biraz daha sert esti. Bir an durdum. Saçlarım yüzüme yapıştı, yağmur gözlerime doldu. Islaklığı silmedim, belki de o bulanıklık gerçeğin daha katlanılır hâlidir diye.
İçimden geçenleri söze döksem, kim dinlerdi? Dinlese bile kim anlar, kim inanırdı?
Belki de hiçbir şey anlatmaya değmez… İnsan bazen sadece yürümeli, ses çıkarmadan, iz bırakmadan.
Bir bina köşesinde durup sigara yakan bir adamla göz göze geldik. Bakışlarımız iki yabancının, aynı soğuk rüzgârın içinden geçip birbirine değmesi gibiydi. O an düşündüm:
Belki de herkes aynı yağmurun altında, kendi içinde farklı bir yangını söndürmeye çalışıyor.
Ve kimsenin yangını kimsenin yangınına benzemez…
Tıpkı başını ıslatan damlanın başkasınınkine benzemediği gibi.
Yağmur devam etti, ben yürüdüm.
Şehir, ıslak ve suskun…
Ben, ıslak ve suskun…
Ama içimde bir yer hâlâ yanıyordu…
İ.akan














