Ankara… 1988 yılları.
12 Eylül’ün o ağır işkence ve baskı havası nispeten dağılmaya başlamıştı. Çünkü devletin ve cuntacı generallerin tüm dikkatleri Doğu ve Güney-doğu Anadolu’ya çevrilmişti.
Kürt Ulusal Hareketi silahlı mücadeleye başlamış, çatışmalar tüm bölgeye yayılmıştı.
Ama sosyalist cephedeki yenilginin ve devrimci örgütlülüğün dağıtılmış olmasının acısı, tüm ağırlığıyla çökmüştü devrimcilerin üzerine…
Yeniden toparlanma ve örgütsel ilişki arayışı, birçok sosyalistin peşinde koştuğu bir durumdu.
Ya da benim gibi birkaç arkadaş (yenilgi sonrası birçok ülkede yaşandığı gibi ) küçük ütopyalar peşindeydik. Ya sosyalist bir işletme kuracak ve cezaevinden çıkan arkadaşların iş problemini çözecek veya bir deniz kıyısında sosyalist bir köy inşa edecektik…
İşte tam da bu sırada yolumuz Yalçın Küçük’le kesişti. Bir gurup arkadaşımızla O’nun Ankara Karakusunlar’daki evine birkaç kez konuk olduk… Bizi her defasında coşkuyla karşılamış; ütopik projelerimizi gülümseyerek dinleyip, ne yapmamız gerektiğine dair Marks ve Lenin’den alıntılar yapıyordu sık sık..
TOPLUMSAL KURTULUŞ adında sosyalist bir dergi de çıkarmaya başlamıştı. Abdullah Öcalan o dergide ALİ FIRAT müstear adıyla yazılar yazmaya başlamıştı. Herkes, bölgeden birinci ağız yoluyla tüm gelişmeleri okuyabiliyordu böylece.
Yalçın Küçük, Abdullah Öcalan’dan ‘Kardeşim’ diye söz ediyor Kürt Ulusal başkaldırısını büyük bir coşkuyla alkışlıyordu.
Kemalizmi yerden yere vuruyor, sol cenahta adeta tek kişilik bir ordu gibi “Tez”ler üretiyordu..
Ama bir gariplik vardı, bu ‘ ‘Ordu’nun Generali herkese ateş ediyordu! 93 yılında Toplumsal Kurtuluş dergisi kapanınca bir süre Özgür Gündem gazetesinde köşe yazarlığı yaptıktan sonra, Aydınlık gazetesinde yazmaya başladı.
‘ Kardeşim Öcalan ‘gitmiş, yerine ‘ Kardeşim Perinçek’ gelmişti. !.
Kemalizm’e olan ölümcül salvoları sona ermiş, yerine ‘ Gazi Hazretleri ‘ gelmişti.
Bir gün önce dost dediğine ertesi gün saydırmaya başlamıştı…
Ne sosyalistti ne Ulusalcı!
İki hat arasında sıkışıp kalmış, girdiği mevzilerden de kovulmuş olmanın öfkesiyle, herkese ateş ediyordu!
Güya Marksizmi ve sosyalizmi temsil ettiğini iddia ediyordu, ama Marksist çözümlemeleri sistematik değil, parçalı ve esasen polemiklere dayalıydı.
Tarihsel kesitlerden sıçramaya çalışıyor,
Kişilere ve olaylara odaklanıyor,
Çoğu kez komplo teorilerinin kıyılarına vuran Tez’ler ileri sürüyordu.
Örneğin Nazım Hikmet’in
Kuvay-ı Milliye şiirini yazmış olduğu en kötü şiir olarak damgalıyor, Vera’nın ona çok kötü davrandığı için Nazım Hikmetin kalp krizi geçirip öldüğünü iddia ediyordu !
Aydın Üzerine TEZLER, Türkiye Üzerine TEZLER toplam 10 ciltlik bu külliyatın büyük çoğunluğunda insanları Rum, Kürt , Ermeni veya Yahudi (sabetayist) olarak fişliyor ve bunun üzerinden bir sosyoloji yaratmaya çalışıyordu…
Bu yüzden ciddi Marksist düşünür ve akademisyenler Onu
” disiplin- dışı” buldular.
Giderek yalnızlaştı.
Bir röportajında şöyle dediğini anımsıyorum:
” Benim yazılarım çok dolduğumda kustuğum düşüncelerimdir! Ben kusmuklarımı bir daha okumam! “
Dehşete kapılmıştım!
Önüne gelene Marksizm adına ateş eden bu figür, belli ki Nietzsche gibi bir sayrılık hali yaşıyordu ..
Kendisini ülkenin en doğru ve bilgili bir entelektüeli olarak görüp, bir tür kutsallık addediyor ve
” kusmuklarından “insanların yararlanmasını veya Ona nedamet getirmesini bekliyordu!
Nietzsche de felsefi kurgularında bir
Üst-insan (übermench) yaratmaya çalışıyor ve kendinden önceki tüm düşünce ve inançları tiksintiyle aşağılıyordu! Sonuçta bu ağır travma aklı melekelerini yitirmesine sebep olmuştu.
Yalçın Küçük, heteredoks ve provoke edici; özgün, entelektüel ama teorik olarak hep tutarsız olmanın karşılığını, vardığı tüm sosyalist istasyonlardan kovulmuş olarak aldı…
Son yolculuğunda TKP’nin O’nu sahiplenmesi de bu gerçekliği değiştirmiyor.
Ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabildi nihayetinde ..
Muhammet ise yanından bile geçmedi!














