Hayat, bazen uzun bir deniz kıyısında yürümeye benzer; aynı yerdeymişiz gibi görünürüz ama her dalga kıyıyı biraz daha değiştirir.
Kurumlar da böyledir.
İnsanlar da…
Örgütler de…
Kıyı değiştiğinde, üzerindeki yürüyüşümüzün ritmi de değişmek zorundadır.
Dalgaların gücünü reddetmek değil; kumun altımızdan kaydığını fark ederek yeni bir denge kurmak, belki de bu uzun yürüyüşün asıl anahtarıdır. Hele de savaş, nükleer tehditler, derinleşen yoksulluk, gıda güvencesizliği, olası büyük yerinden edilmişlikler insanlığı derinden tehdit ediyorken.
Meslek odaları ve sendikalar, yalnızca bireysel taleplerin dile getirildiği yerler değildir. Onlar; ortak emeğin, ortak yaraların, ortak itirazın ve ortak umudun buluştuğu dayanışma alanlarıdır.
Bir kurumu gerçekten yaşatan şey yalnızca tüzükler, seçimler ya da yönetimler değil; birbirine tanıklık eden, birbirine omuz veren insanların ortak iradesidir. Çünkü örgütlülük, sadece kendi sözünü büyütmek değildir.
Asıl örgütlülük, başkasının sesine yer açabilmektir. Kendi hakkımız kadar yanımızdakinin hakkını, kendi sesimiz kadar duyulmayanın sesini, kendi yükümüz kadar ortak yükü taşıyabildiğimiz ölçüde güçlü bir birlikte oluş kurabiliriz.
Hayatı bazen yalnızca başımızdan geçenlerin toplamı olarak anlatırız. Oysa hayat, biraz da başkalarının hikayelerine ne kadar yer açabildiğimizdir. Bir dostla dertleşmek, bir yazıyla topluma dokunmak ya da sessizce bir sergiyi izlemek…
Hepsi aslında “Buradayım ve farkındayım” demenin bir yolu. İnsan, sadece yaşadıklarıyla değil; tanıklık etmeyi seçtikleriyle de büyür. Ve tanıklık ettiği her hikayenin sorumluluğunu omuzlarında hissettiği ölçüde insanlaşır. Çünkü hayat, ‘Biriktirdiğimiz anılardan ziyade, başkasında bıraktığımız izlerin toplamıdır.’
Bu, kurumlar için de böyledir…
Modern dünya bizi sürekli kendi hikayemizin başrolü olmaya zorluyor. Kendi başarımızı, kendi acımızı, kendi konforumuzu merkeze almaya itiyor. Algoritmalar bile yalnızca bizim hoşumuza giden şeyleri önümüze getirerek bizi bir tür duygusal konfor alanına hapsediyor. Böyle zamanlarda empati de, dayanışma da, birlikte düşünme kapasitesi de zayıflıyor. Oysa örgütlü hayat, tam da daralmayı aşmanın adıdır.
Bugün meslek odalarında ve sendikalarda ihtiyaç duyduğumuz şey, kendine “yeni” diyenler değil; gerçekten yeni olmayı göze alabilenlerdir:
- Yeni olan, yalnızca ayrılan değildir.
- Yeni olan, yaralayan dili bırakıp birlikte konuşmayı öğrenendir.
- Yeni olan, yalnızca isim değiştiren değildir.
- Yeni olan, örgütü herkes için yeniden kurabilendir.
- Yeni olan, geçmişten kopan değil; geçmişin yükünü geleceğe taşımadan dönüştürebilendir.
Şimdi tabip odalarında seçim vakti. Unutmamak gerekir ki tabip odaları; kırgınlıkların değil, ortak aklın, ortak emeğin ve ortak vicdanın evi olabildiğince toplumun ve hekimlerin ihtiyaçlarına cevap verebilir.
Tabip odası seçimleri de yalnızca bir yönetim değişikliği meselesi değildir. Aynı zamanda hekimliğin nasıl bir dil, nasıl bir etik, nasıl bir toplumsal sorumluluk ve nasıl bir dayanışma zemini üzerinde yükseleceğine dair bir tercihtir.
Bu nedenle mücadelenin dili yalnızca şikayet eden değil; bilimin ışığında çözüm üreten, mesleğin etik değerlerini toplumun vicdanıyla buluşturan bir yerden kurulmalıdır.
Hiçbir şey için geç değil; ne yeni bir dil kurmak için, ne yıllar içinde yıpranmış bağları onarmak için, ne de yeniden birlikte yürümeyi öğrenmek için. Çünkü gerçek yenilik, yalnızca ayrılmakta değil; yeniden birlikte ve onarıcı bir dil kurabilmektedir. Bir kurumu büyüten şey, kimin haklı olduğu değil; kimin birlikte kalmayı ve birlikte üretmeyi başarabildiğidir.
Tabip odalarında seçim vakti; kimin daha çok konuştuğunu değil, kimin daha çok birleştirebildiğini hatırlama vaktidir. Çünkü gerçek yenilik, yalnızca ayrılmakta değil; birlikte kalmayı, onarmayı ve ortak geleceği yeniden kurabilmektedir.
İnsanlığın, toplumum, hekimlerin bir moral güç olarak TTB’ye ihtiyacı var.
Sağlıcakla kalın.
İhtiyaç ayrışmakta değil, onarmakta yenilik: TTB – Zeki Gül – Evrensel














