İki asker daha öldü, kurşun değmeden. Ne cephedeydiler, ne çatışmada. Emirle gelen talimde, güneş çarpmasıydı ölüm nedenleri. Milli Savunma Bakanlığı, halkın bildiği bu ifade yerine “dehidratasyon, hipernatremi, çoklu organ yetmezliği” gibi teknik terimler kullanmayı tercih etti. Bu tıbbi dil, ölümü biyolojik bir yazgı gibi sunarak sorumluluğu soyutlaştırıyor, kamusal tepkiyi geciktirmeyi hedefliyor.
Tıbbileştirilmiş bir anlatı, toplumsal, etik ve yönetsel boyutları olan bir ölümün önlenebilirliğini görünmez kılar. Oysa ölüm, özellikle silahsız bir askerin ölümü, yalnızca bireysel bir kayıp değil; sistemin işleyişine dair bir göstergedir.
Birkaç hafta önce, yine askerler metan gazı nedeniyle bir mağarada yaşamını yitirmişti. O günden bu yana değişen sadece ölüm biçimi değil, bu ölümlere verilen toplumsal ve siyasal tepkidir. İlk kez “ihmal”, “sorumluluk”, “neden” gibi kelimeler muhalefetin dilinde yer buldu. Eksik de olsa bu sözler, bir dil değişiminin habercisi.
CHP’den İyi Parti’ye muhalefetin bugünkü dili; barışa emek vermiş toplumsal hareketlerin, yıllardır açtığı siyasal ve ahlaki alandan besleniyor. Asker ölümleri için artık sadece “şehadet” değil, “Hesap sorma” da mümkün olabiliyorsa, bu yalnızca siyasal cesaret değil, dilin dönüşümüdür.
Barış sadece silahların susması değildir; ölümün anlamını değiştiren bir dildir.
Türkiye’de dil, savaşla çevriliydi nicedir. Ölüm yalnızca “şehadet” olarak kutsanmış, sorgulamanın yerine kabullenme konmuştu. Şimdilerde bu sınırların çatlama emareleri var. En azından çatışmasız asker ölümlerinde “neden?” sorusu, kamusal alanda yankılanabiliyor.
Bu bir eşiktir. Çünkü barış, yalnızca çatışmasızlık değil; ölümün mutlaklığını sorgulamaktır. Kurşun değmeden ölen bir asker için “neden?” diyebildiğimiz anda, barışın diline adım atmış oluruz. Wittgenstein’ın dediği gibi: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Şimdi o sınırlar genişliyor.
Her toplumun bir “karakutusu” vardır. Bastırılmış emirlerin, suskun yasların, unutulmuş ‘kurşunsuz / çatışma dışı’ asker ölümlerinin yer aldığı bu kutular, ancak barış zamanı yeterince açılabiliyor. Türkiye’nin karakutusu, sessizce aralanmakta şimdilerde.
Barış, aynı zamanda anlamın yeniden kurulmasıdır. Metan gazından ya da güneş çarpmasından ölen askerlerin hikayeleri, artık sadece acı değil; siyasal ve etik bir tanıklığa dönüşüyor.
Susan Sontag’ın uyardığı gibi: “Acının estetiği, hakikatin yerini alırsa, hakikat ölür.” Barış, bu ölümün tanığı olarak hakikati yeniden kurmaktır.
1998 yazında Hakkâri-Çukurca’da bir sınır taburunda sivil sağlık görevlisi olarak geçici görevle yaşadığım deneyim, bu çelişkileri daha da görünür kıldı kendi tanıklığımda. Ne tam sivildik, ne asker. Kimliğimiz muğlaktı; statümüz tanımsız. Görev, halka sağlık hizmeti sunmaktı oysa.
İki ayın sonunda ayrılırken, nizamiyede görevli bir askerin söyledikleri, sıcak çarpması ve metan gazından ölen askerlerin gerçekliğine ışık tutuyor: “Biz bu nizamiyede kurşun geçirmez yeleklerle nöbet tutuyorduk. Çatışma çok yoğun. Bir komutan geliyor, ‘Devletin malını eskitiyorsunuz’ diyor, yeleği çıkartmamızı istiyor. Hatta tokat atanı gördük. Sonra başka bir komutan geliyor, ‘Nasıl böyle korunmasız durursunuz?’ diye azarlıyor.”
Adına talim denen, nihayetinde emir kapsamında güneş / ısı çarpmasından ölüme evrilen son trajedi ile kök benzerliği olan bir tanıklık bu. İki komutan, iki farklı devlet anlayışı ve insan hayatının değeri…
Barış bir söylem değil, bir iklimdir. İyi Parti’nin TBMM’de son sürece dair kurulacak komisyonuna temsilci göndermemesi, resmi pozisyonunun bir ifadesi olabilir. Ancak asker ölümlerine dair kurduğu küsmen yeni dil, pozisyonun dönüşmekte olduğunu gösteriyor. Barış önce siyasal pozisyonları değil, kelimeleri değiştirir.
Bu nedenle barış, sadece bir süreç değil; bir anlam devrimidir.
Asker ölümlerine artık sadece “şehitlik” değil, “ihmal” denebiliyorsa…
Annelerin çığlıkları artık yalnızca “sabır” değil, “soru” içeriyorsa…
O halde barış başlamış demektir. Bu muktedirlerin değil halkların barışıdır ve kimi zaman muktedirlere rağmen devam eder.
Ve bir gün, sadece kayıpların değil, anlamın da yasını tutabildiğimizde; barış tam da orada hayat bulur.
Sağlıcakla kalın.
https://www.evrensel.net/yazi/97404/askerde-kursunsuz-olumler-donusen-sozcukler














