Öykücü Şermin Yaşar’ın Tarihi Hoşça Kal Lokantası’ndaki1 öykülerinden birinin adı Kaya Bakkaliyesi. Bir köy bakkalı yani.
Bakkalın sahibi Şükrü Kaya, otuz beş yılın ardından kendisinden alışveriş edenlerin dert ve tasaları ile yorgun düşmüş, bu nedenle de bakkalı kapatma kararı eşiğinde birisidir.
Ona gelenler ondan alışveriş ettikleri kadar, sırlarını, yoksulluk ya da tersi zenginlik hallerini bakkalın raflarına, oradaki eşyalara yansıtmışlar.
Ya da Şükrü Kaya bunları görmüş, gözlemleyerek bunların çoğuna tanıklık etmiş, diyelim.
Peki ama bunca ‘yükü’ bir insan çekebilir mi?

Şükrü Kaya da onca teskin edici ilaca karşın, çekememiş olacak ki yıllarını verdiğini bu ekmek kapısı bakkalı kapatma kararı almıştır.
Kapatırken ‘muhasebe etme’ işine girişiyor; bize düşen pay ise müşterilerin bakkalda bıraktıkları duygu, düşünce ve edaları okumak oluyor.
“…Siz sanırsınız ki müşteri gelir, ihtiyaçlarını alır gider. Öyle değil kazın ayağı. Bir köy bakkaliyesinde hiç kimse, şehirlilerin tabiriyle ‘üstü kalsın’ demez. Ama üstü kalır, çok da kalır.”
Bu üstü kalanlar her zaman para değildir.
Kimi zaman veresiye defteri çalışır, dar gelirli olanların borçları o deftere girer ama asıl bakkalda kalan başka şeylerdir.
İnsanların hüzünleri, yalnızlıkları, mahcubiyetleri ve hatta kibirleri bile…
Şermin Yaşar, Kaya Bakkaliyesi’ni gözlemler:
Mesela “Topal Seyit gelir, iki paket sigara alır. Aklı elli yıl önce traktörün altında kalan çocuk bacağına takılır.” (…) Onun hüznü bakkalda kalır.
Kocası Almanya’ya gitmiş oradan para gönderen Şerife abla gelir bu kez bakkala.
Aşure için buğday alacaktır ama parası yetişmez, kocası bu ayı göndermemiştir.
Parasızlığına mı yansın Şerife ablamız yoksa yalnızlığına mı?
Sizce Kaya Bakkal’da bunlardan hangisi kalır?
Şermin Yaşar, Şerife ablanın yalnızlığını bakkala bıraktırır.
Peki ama bizim bakkala hep yoksullar mı gelecek? Arada zengin de uğrar elbette.
Bu kez bir zengine göz atalım:
Girer bakkaldan içeri, kendine güveni tavandır, sırayı bile beklemez.
Aldığını alıp, parayı sayar tezgâhın üstüne, yan tarafta Şükrü Kaya onu istihzayla izlemektedir.
Şükrü Bey yutkunur, bir şey diyecektir ama diyemez.
Ama o zengindeki kibri görmezden gelecek değil ya, görür, onca yılın insan sarrafı.
Bir köy bakkalı nasıl olur ki!
Bol miktarda bisküvi kutuları, çocuklar için ucuz çikolata ve oyuncaklar, telefon için jeton vs…
Ağzına kadar dolu, basık bir yer.
Daha cep telefonları yaygın değil o sıralar.
Bakkala bu kez Şükran gelir.
“…sıkıla sıkıla iki jeton ister. Sevgilisi askerdir.”
O heyecan yüzünden bellidir.
Konuşup, sevdasını iletecektir.
Bakkalda ne mi kalır?
Kalp atışları….
Sonra bir sela sesi duyulur. Biri ölmüştür köyden.
Bu da birinin ayağının bakkaldan kesilmesi anlamına gelir. Eğer bir de bunun bakkala olan borcunu ödeyecek kimi kimsesi yoksa, Şükrü Kaya veresiye defterini açar ve defterdeki o yaprağa kocaman bir çarpı işareti koyar.
Evet Şermin Yaşar’ın Kaya Bakkaliyesi böyle bir bakkal.
Ben de oturduğum yerdeki bakkala uğruyorum zaman zaman, epeydir gazete satmıyor artık.
Yeterli kâr bırakmadığı için.
Onun yüzünden gazete almak zorlaştı.
Peki benim bu bakkala bırakacağım duygu ne olmalı, dersiniz!
***
ŞÜKRAN OTELİ SERGİSİ
Usta gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Esat Erçetingöz anlamlı sergiler açıyor.

Özgeçmişine baktım, daha önce; Deli Martılar, Kızlarağası Hanı, İzmir’in Simgesi Flamingolar, Körfez ve bir de kadrajını ta uzaklara Kars’a uzattığı Kars sergisi var.
Doğrusu bunların çoğunu görme fırsatım olmadı. En son Zamanın Kapanmayan Kapısı: Şükran Oteli’nin Hatıra Defteri fotoğraf sergisini ise duyduğumda kaçıramazdım, koşarak gittim.
Erçetingöz, fotoğrafı belgesel amaçlı kullanıyor, bu nedenle hepimizin zihninde yer etmiş sorunlara makinesini uzatıp, çektiği karelerle tarihin belleğini aralıyor.
Daha doğrusu unuttuklarımızı, çözmemiz gerektiğine inandığı sorunları toplumun gündemine taşıyor.
Şükran Oteli sergisi de bu bağlamda bir sergi.
Kemeraltı ve oradaki her mekân İzmirlinin kıymetlisidir. Bu kentin belleğinde olan bir yerdir.
Şükran Oteli ve lokantası, çok yakınında Bodrum Meyhanesi, Veysel Çıkmazındaki irili ufaklı küçük içkili yerler, Bab-ı Ali ve Meserret…
Kemeraltı’ndaki hanları ve diğer tarihsel yapıları bir yana koysak bile şu sayılanlar onlarca İzmirli edebiyatçının vakti zamanında uğrak yerleriydi. Buralarda edebiyatın kalbi atardı. Romanlar, şiirler, tiyatro oyunları buralarda tartışılırdı.
Attilâ İlhan, Cevat Şakir, Hüseyin Yurttaş, Hidayet Karakuş, Özdemir Hazar, Özdemir Nutku gibi onlarca şair, yazar, tiyatrocu ve gazetecinin anıları, eminim ki bu mekânların duvarlarına sinmiş olmalı.
Dönemeç dergisi uğramalarından sonra oturup edebiyat konuşan bu insanlara çoğumuz tanıklık etti.
Şimdi ise bu yerlerden çoğu tıpkı Şükran Oteli gibi birer sıradan işletmeye dönüştü bile.
Peki vakti zamanında burayı uğrak yeri edinenler…
Eminim ki bu ünlü isimler gönül kırıklığı ile anılarına sahip çıkamadığımız için bize kırgın olmalılar.
Görünmez Kentlerde I. Calvino diyordu ya, “Kentler birçok şeyin bir araya gelmesidir; anıların, arzuların, bir dilin işaretlerinin.”
Demek ki Erçetingöz sergisi ile bu anılara dikkat çekti, dönüşen farklılaşan şehrin bu yanını bize göstermiş oldu.
Eskiiz Galerisi’nde şubata kadar sürecek olan sergiyi gezdikten sonra çok yakınındaki Şükran Otel’e uğramadan edemedim.
Sevgili Erçetingöz’ün tadilat görüp Filibe İşhanı olmadan önceki karelerinde görülen yeşil kapıları, yerde serili eski desenli halıları ve duvarlardaki tabloları gözlerim aradı. Hiçbiri yoktu. Yanımda Recai Şeyhoğlu dostum vardı, ikimiz de hüzünle bu manzaraya baktık, Şükran Oteli’nden geriye ne o otantik kareler vardı ne de yoksul insanların yaşadığı yorgun anılar…
Modern bir işyeriydi burası artık.
Sokağa çıktığımda zihnimde; anılar, yaşanmışlıklar, şehrin bunlara neden sahip çıkamadığı soruları dönüp dolaşıyordu.
Esat Erçetingöz’e bir ke daha teşekkür etmeliyiz. Fotoğrafı sorunlara yöneltip, bizi düşünmeye sevk ettiği için.
1 Tarihi Hoşça Kal Lokantası, Şermin Yaşar, öykü, Doğan Kitap 2017, 176s.














