sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa GÜNCEL

Datça’dan…

Sedat Kaya Ekleyen Sedat Kaya
Ocak 12, 2025
in GÜNCEL, KÜLTÜR VE SANAT, POLİTİKA, YAZARLAR, YEREL YÖNETİMLER
0
Datça’dan…
0
Paylaş
9
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

Bugün gördüğüm en güzel mesaj.

Gazete Kemer’den Murat Kemaneci kardeşimden.

Altına imzamı koyuyorum.

***

KNİDOS’UN KUMRULARI

Binlerce yıllık bir ezgi gibiydi bu toprakların hikayesi. Ege’nin mavi dalgaları ile Akdeniz’in serin esintilerinin kucaklaştığı yerde, Knidos’un rüzgarla savrulan antik taşları arasında dolanırdı bu masal. Zamana meydan okuyan bir yankı gibi, her bahar yeniden anlatılırdı. Kimi, köyün ihtiyarlarının dilinde duyardı, kimi kuşların sabah şarkılarında.

M.Ö. 2’nci yüzyılda yazar Longus’un “Daphnis ve Chloe” isimli romanına konu olmuştu bu hikaye.

Knidos’u soyan Sir Charles Newton bu hikayeyi köylü Mehmet Çavuş’tan dinlemişti.

Derler ki, bir zamanlar bu coğrafyada bir kız ve bir erkek kardeş yaşardı. Yaşadıkları toprakların cömertliğiyle büyüyen bu iki çocuğun en büyük mutluluğu, koyunlarıyla birlikte dağlara çıkmaktı. Baharın ilk ışıklarıyla dolup taşan o yemyeşil vadilerde, gün boyunca neşe içinde oyun oynarlardı. Ancak bir gün, kaderin o ince ipliği ellerinden kayıp gitti.

O gün, güneş gökyüzünde bir altın tepsi gibi asılıyken, onlar yine koyunlarını otlatmaya gitmişti. Fakat oyun oynamanın cazibesi, dikkatlerini koyunlardan uzaklaştırdı. Gülüşler ve koşuşturmalar arasında zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler. Geriye döndüklerinde, koyunlar artık yoktu. Çırpınarak dere tepe aradılar, adım atmadıkları yer kalmadı. Ancak nafileydi; sürü sanki yer yarılmış da içine girmişti.

Kız kardeş ağlamaya başladı. Erkek kardeş ise çaresizlik içinde gökyüzüne baktı. Güneş batarken, eve dönüş düşüncesi içlerini korkuyla doldurdu. Anne ve babalarının yüzüne nasıl bakacaklardı? Hangi sözle kendilerini affettireceklerdi? İşte o anda, bir mucize oldu. Üzüntüleri o kadar büyüktü ki, iki kardeş birer kumruya dönüştü. Artık kanatları vardı ve gökyüzünde özgürce süzülerek kaybolan koyunları aramaya devam ettiler.

Efsane, o gün bugündür kumruların “guuu guk, guuu guk” diye seslenmesinin, birbirlerine koyunları görüp görmediklerini sormasından kaynaklandığını söyler. Acı ve üzüntü, sevgi ve bağlılıkla iç içe geçmişti bu kuşların hikayesinde.

Bu sabah, güneşin ilk ışıkları ufka dokunduğunda, pencerenin önünde iki kumru gördüm. Sanki Daphnis ile Chloe’nin ruhları, asırlardır süregelen bir sevda hikayesini yeniden canlandırıyordu. Havada birbirleriyle dans ediyor, bağlılıklarını dilsiz bir senfoniyle ifade ediyorlardı. Erkek, dişinin etrafında dönerken, kanatlarının gölgesi sabahın sakinliğine bir ritim kattı.

Dişi bir an için kaçıyor gibi yapıyor, erkek peşinden gidiyordu. Birbirlerini yakaladıklarında, havada süzülen bir çiçek gibi birbirlerine sarılıyorlardı. Tüm bu gösterinin ardından, dişi bir elektrik teline kondu. Erkek ona yaklaşırken aralarındaki bağın ne kadar güçlü olduğunu hissetmemek imkansızdı.

Vedalaşma vakti geldiğinde, dişi başını yana çevirdi ve fısıldar gibi seslendi:

“Guuu guk!”

Erkek, onun çağrısını yürekten bir karşılıkla cevapladı:

“Guuu guk!”

Ve bu hikaye, gökyüzünde süzülerek sonsuzluğa karıştı.

***

BU BİR SAYGI DURUŞUDUR

Demokrasiler, özgürlüklerin gölgesinde büyüyen birer çınar ağacı gibidir. Bu ağacın en sağlam köklerinden biri de basın özgürlüğüdür.

Fakat Türkiye topraklarında, bu kökün zaman zaman kurşunlarla parçalandığını, kalemlerin kanla susturulduğunu gördük.

Özgürlük, çoğu zaman bir bedel ister ve bu bedeli gazeteciler çoğunlukla hayatlarıyla ödemiştir.

Hasan Fehmi Bey’in 1909 yılında Galata Köprüsü üzerinde vurulmasıyla başlayan bu sessiz direnişin öyküsü, bir asrı aşkın süredir yazılmaya devam ediyor. Sabahattin Ali’nin karanlık bir gecede öldürülmesi, yalnızca bir yazarın değil, bir halkın vicdanının susturulmasıydı.

Kirkor Zohrab, Ahmet Samim, Ali Şükrü Bey, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Hrant Dink, Metin Göktepe, Musa Anter ve daha niceleri. Her biri gerçeğin izini sürerken, kurşunların, işkencenin, linçin hedefi oldu. Son yüzyılda 70’den fazla gazeteci sinsi pusularda katledildi. Failleri, aslında biliniyordu ama hep meçhul kaldı!

Gazetecilik, yalnızca haber yazmak değildir; hakikatin ışığını karanlığın içine taşımaktır. Fakat bu ışık, çoğu zaman bir tehdit olarak görülür. Kalem tutan elleri hedef alan saldırılar, yalnızca bir kişiyi değil, bir halkın bilme ve sorgulama hakkını da öldürür. Her gazeteci cinayeti, demokrasinin bir parçasını daha alıp götürür.

Bugün, Türkiye’de basın özgürlüğü hâlâ ağır bir sınavdan geçiyor. Gazeteciler gözaltına alınıyor, sansür baskısıyla boğuluyor ve ekonomik güvencesizlikle mücadele ediyor. Özellikle yerel basın iktidar gücüyle susturuluyor. Uluslararası sıralamalarda basın özgürlüğü açısından gerilerde yer almak, yalnızca bir istatistik değil, bir toplumun özgürlükler adına verdiği mücadelede karşılaştığı engellerin aynasıdır.

Demokrasilerde basın özgürlüğü, yalnızca bir hak değil, bir zorunluluktur. Gazeteci, bir toplumun gözü, kulağı ve vicdanıdır. Susturulan her gazeteci, hakikatin bir köşesinin karanlığa terk edilmesidir. Fakat karanlık, ışığı sonsuza kadar engelleyemez.

Türkiye’nin öldürülen gazetecileri, sadece birer isim değil, birer semboldür. Onlar, hakikatin bedelini kanlarıyla ödedi ama, susturulamadılar. Çünkü gerçeğin sesi, bir kez duyuldu mu, onu ebediyen susturmak mümkün değildir.

Basın özgürlüğü, yalnızca gazetecilerin değil, bir toplumun onurudur. Susturulan her kalemle, bir milletin sesi biraz daha kısılır. Fakat özgürlük ve hakikat, er ya da geç yeniden yeşerir. Çünkü gerçek, hiçbir zaman sonsuza kadar hapsedilemez.

Bu yazı, hakikati haykıran ve bedel ödeyen tüm gazetecilere bir saygı duruşudur.

Bugün “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü”ymüş.

Kutlayana, kutlu olsun!

***

GÖKYÜZÜNÜN EFENDİSİ

Uzak geçmişin karanlık gecelerinde, insanlar gökyüzüne baktığında orada parlayan beş gezegen görürlerdi. Bu gezegenlerden biri, yavaşça ve ağırbaşlı bir şekilde hareket ederdi. O kadar yavaştı ki, bir yıldızın hareketsizliğini andırıyordu. Bu gezegeni izleyenler ona, zamanın ve sabrın ruhu olduğunu düşündüler ve her uygarlık ona kendi hikâyesini yükledi.

Mezopotamya topraklarında, Sümer rahipleri onu Ninurta olarak adlandırdı. Ninurta, hasat zamanı yağmurlarını getiren tanrıydı. Babilliler için Satürn, gökyüzündeki diğer tanrılardan daha farklıydı; ağır hareketi, onun güçlü bir efendi olduğunu gösteriyordu. Bu yüzden göksel tahtında sabırla oturan bir hükümdar gibi saygı görürdü.

Helen diyarında ise ona Kronos dediler. Kronos, zamanın efendisi ve Titanlar’ın lideriydi. Babasının gökyüzünü ele geçiren kudretiyle tanınıyordu. Ancak kaderden kaçmak imkânsızdı; bir gün kendi çocukları tarafından devrileceğini biliyordu. Bu trajik hikâye, Satürn’ün gökyüzündeki yalnızlığına dair bir yankı gibiydi.

Sonra Roma halkı geldi. Onlar Kronos’u Saturnus olarak adlandırdı. Ancak Saturnus, Yunanlar’ın trajik tanrısından farklıydı; o, toprağı bereketlendiren, insanlara hasatın hediyesini veren bir tanrıydı. Roma’nın kış gündönümünde düzenlenen Saturnalia festivali, onun onuruna kutlanırdı. Bu günlerde köleler özgür ilan edilir, efendiler kölelerine hizmet ederdi. İnsanlar hediyeler verir, ziyafetler düzenlerdi. Saturnalia, zamanın ve sınıfların ötesinde bir kutlamaydı.

Eski Türk topraklarında Erkliğ dediler ona. Erklig Han adlı bir Tanrının adıyla onurlandırdılar. Sonra ismi Sekendiz oldu. Sabrı, kararlılığı ve liderliği temsil ederdi.

Ama bu hikâyeler sadece bir başlangıçtı. Antik astrologlar, Satürn’ün gökyüzündeki ağır hareketini daha derin anlamlarla ilişkilendirdiler. Onlara göre Satürn, bir öğretmendi. İnsanlara sabrı, disiplini ve zorluklarla yüzleşmeyi öğretiyordu. Hint bilginleri ona Shani adını verdiler. Shani, adaletin ve karmanın koruyucusuydu. İnsanların eylemlerini tartar ve ödüllerini ya da cezalarını dağıtırdı.

Yüzyıllar boyunca, Satürn gökyüzünde ağır ağır ilerlemeye devam etti. Gözlemcileri, onun yavaş ama emin adımlarıyla dönen zamanın çarkını simgelediğini düşündüler.

O, gökyüzündeki tanrılar arasında bir bilgeydi; her kültürde farklı bir yüzle karşımıza çıksa da özünde hep aynı şeyi öğretti: Sabır ve zaman, her şeyin anahtarıdır.

Ve işte böyle, insanlar Satürn’ü izlemeye ve onun hikâyelerini anlatmaya devam ettiler, ta ki bilim insanları teleskoplarını gökyüzüne çevirip halkalarının sırrını çözene kadar.

Bugün ajanslara düştü haber.

NASA, Satürn’ün uydularında yaşam olup olmadığı anlamak için bir robot ordusu gönderecekmiş.

Biz de Allah’ın izniyle Ay’a sert iniş yapacağız!

Nasıl olsa uzaya ilk astronotumuzu gönderdik evellallah.

https://kayasedatt.blogspot.com/…/gokyuzunun-efendisi.html

***

SONSUZ HÜZÜNLE YAZILMIŞ

BİR İSTANBUL HİKAYESİ

İstanbul’un eski apartmanlarından birinde, iç içe geçmiş anılar ve kitap kokuları arasında doğdu Selim İleri. 1949 yılının sakin bir gününde, şehrin tarih dolu kalbine bir edebiyat sevdalısı daha eklenmişti. Çocukluk yıllarında bile kelimelerle kurduğu gizli dostluk, onun için bir kader ipliği gibiydi. Kendi dünyasında sessiz, ama içten içe büyük bir gürültü koparıyordu.

Edebiyatla ilk büyük hesaplaşması, lise sıralarında başladı. İstanbul’un sokaklarını bir harita gibi ezbere bilen bu genç, yalnızlığını kitaplara, hayal kırıklıklarını hikâyelere emanet etti. Ve böylece, Selim İleri’nin ilk hikâye dünyası oluştu; içinde hüzünle sarmaş dolaş olan insan yüzleriyle doluydu.

1973 yılında yayımlanan “Cumartesi Yalnızlığı”, edebiyat dünyasına attığı ilk adımdı. Bu eser, onun hayata ve insana dair derin gözlemlerini, şiirsel bir dille aktarma yeteneğini herkese göstermişti. Kısa bir süre sonra, Selim İleri yalnızca bir yazar değil, duyguların kağıt üzerindeki temsilcisi olarak anılmaya başlandı.

Her hikâyesinde bir İstanbul vardı: çürüyen apartmanlar, mazinin gözden kaçırılmış köşeleri, vapur düdükleriyle yankılanan sahil yolları… İnsan ruhunun kırılganlığıyla büyülendi. Yazdığı her cümle, bir iç hesaplaşmanın izini taşırdı. “Her Gece Bodrum”, onun bir roman olarak yazın dünyasında patlama yaptığı eserdi. İnsan ilişkilerinin karmaşık yapısını, Bodrum’un gece sessizliğinde yankılanan bir iç monolog gibi aktardı.

Selim İleri, sadece bir yazar değil, edebiyat tarihine saygı duruşunda bulunan bir bellekti. Tanpınar’dan Halit Ziya’ya kadar birçok isme olan vefa borcunu denemelerinde dile getirirdi. Ama o, geçmişe duyduğu sevdayla yetinmeyip modern edebiyatın da bir sesi oldu.

Bir hikâye kahramanı olsaydı, muhtemelen İstanbul’da eski bir sahaf dükkânında yaşayan melankolik bir karakter olurdu Selim İleri.

Ama o, hikâyenin kendisi oldu: sonsuz hüzünle yazılmış bir İstanbul hikâyesi.

https://kayasedatt.blogspot.com/…/sonsuz-huzunle…

Post Views: 104
Önceki yazı

Belediyeler yeni şeyler söylemeli…

Sonraki Gönderi

Face yazıları…

Sedat Kaya

Sedat Kaya

Sonraki Gönderi
Face yazıları…

Face yazıları…

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.