Londra, 1605 yılının Kasım’ın 5’inde, o soğuk ve nemli sabahında kasvetli sisin içinde kaybolmuş, gölgelerin arasında kaynayan bir şehir gibiydi. Kraliyet sarayının pencerelerinden birer gölge gibi süzülen yönetim karşıtı askerler ve siyah pelerinleriyle koridorlarda dolaşan adamlar, Kral I. James’in despot yönetimini devirmek isteyen bir isyana, göğüslerinde taşıdıkları karanlık bir sırra aitti.
Bu sır, tarihe “Barut Komplosu” olarak geçecek başkaldırının gölgesiydi.
Bu adamların arasında Guy Fawkes adlı biri, diğerlerinden daha derin bir hırsla parıldıyordu. İrlanda Denizi’nden gelen sis, onun soğukkanlı yüzüne sanki sonsuz bir sır katıyor, gözlerindeki ateşi gizliyordu.
Guy, kraliyet sarayının altındaki mahzende, ellerini toprak ve barutla yoğururken, geleceği şekillendirecek bir kaderin yükünü taşıyordu. Katolik inancını korumak, adaleti sağlamak, halkı gerçek bir özgürlüğe kavuşturmak gibi idealleri vardı ve bu inanç, onu krallığa karşı silahlandırmıştı.
O gece, herkes uykuya daldığında, Guy Fawkes güneş batmayan krallığı tarihin karanlığına gömecekti. Mahzende tek başına, fıçı fıçı barutları sıraladı. Ellerindeki iş bitince gözlerini tavana dikti, sanki yukarıda, tahtın arkasında oturan kralı görebilecekmiş gibi. Gözleri karanlıkta bir yıldız gibi parıldıyordu. İçinde yükselen, bastırması imkânsız bir öfke, sadakatle harmanlanmış bir inançla birleşti.
“Krallık yıkılacak, adalet gelecek!” diye mırıldandı kendi kendine. Bu, bir dua değil, kadere meydan okuyan bir haykırıştı. Kendi canını ortaya koyarak tüm imparatorluğu havaya uçuracak gücü avucunda hissediyordu. Ancak aynı anda bir iç ses, ona fısıltılarla yaklaştı: Ya başarısız olursa? Ya bu barut fıçılarıyla birlikte tarihin derinliklerine gömülürse?
Zihnindeki tereddüt, onun iradesini test eden şeytani bir güce dönüşüyordu. Ama kararlıydı; bu kutsal saydığı görevi tamamlayacaktı, kralın sarayını patlatacaktı.
O anda mahzene soğuk bir rüzgar esti. Fark edemediği gölgeler, pelerinlerinin altında gizlenmiş casuslar gibi yakınında geziniyordu. Sessizce, birer hayalet gibi giren askerler, ellerinde meşalelerle mahzeni aydınlattı. Guy Fawkes, etrafının kuşatıldığını anladığında gözlerinde bir öfke ve pişmanlık parıltısı belirdi. Ancak soğukkanlılığını korudu. Kralın adamları onu yere yatırıp ellerini bağlarken bile yüzündeki ifade değişmemişti. İçindeki ateş, dışarıdaki soğuk rüzgardan daha güçlüydü.
Sorguya çekildiği karanlık odada, despot krallık ona itiraflarını dayatmaya çalıştı; ama o, kutsal bir görevle bağlandığı davasını asla terk etmedi.
Ser verdi, sır vermedi.
Krallığın tahtı, barutla havaya uçmasa da, onun isyanı gelecek kuşaklar için bir simgeye dönüştü.
Her 5 Kasım’da, İngiltere sokaklarında, Guy Fawkes’in ismi yankılanarak, halk onun isyanının ateşini anmaya devam edecekti.
Ve Guy Fawkes, mahzenden dışarı çıkamadı belki ama ruhu, karanlık koridorlarda dolaşan bir mesaj gibi, adalet arayanların kulaklarına her zaman aynı çağrıyı yapmayı sürdürdü.
“Adalet, asla gömülemez.”
Bu yüzdendir ki, yıllar sonra 2005 yılında çekilen ve hasılat rekorları kıran “V for Vendetta” filmi Guy Fawkens’in bu isyanından esinlenmişti.
Son repliği hiç unutulmadı.
“Bu maskenin altındaki et ve kemiklerden oluşan bir yüz değildir sadece. Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var ve fikirlere kurşun işlemez.”















