Yıllarını verdi o kuruma. Gece gündüz demeden çalıştı.
O kurumun sosyal medyadaki yüzü, sesi, nefesiydi. Küçücük bir beldeyi ülkenin gündemine taşıyan paylaşımların ardında hep onun emeği vardı.
Sonra emekli oldu, kenara çekildi.
Gün geldi, hastalık kapısını çaldı. Acılar içinde üç gün yattı hastanede. Herkes geçmiş olsun diye sıraya girdi.
Ama bir tek yerden, yıllarını verdiği kurumdan ses çıkmadı.
Ne bir telefon, ne bir mesaj, ne de bir “geçmiş olsun” sözü…
Oysa kurumlar da insanlar gibidir. Vicdanı varsa hatırlar, kalbi varsa arar.
Ve en ağır acı hastalık değil, vefasızlıktır.
Sabah “nasıl oldun” diye aradım
Sesi titriyordu.
“Fiziken iyiyim ama ruhum ‘kardeşin duymaz, el oğlu duyar’ şarkısını söylüyor!.”

***
1910’DAN BUGÜNE
YÜZYILLIK UTANÇ
1910 yılının İstanbul’u…
Kentin sokaklarını dolduran binlerce köpek, bir sabah ansızın toplanıp sandallara doldurulmuştu. Belediye Başkanı Suphi Bey’in emriyle Sivriada’ya, halkın deyimiyle Hayırsızada’ya sürülmüşlerdi. Açlıkla, susuzlukla, birbirlerine saldırarak yavaş yavaş ölüme terk edildiler. Yaklaşık 80 bin köpeğin çığlığı, dalgalarla birlikte İstanbul’un sahillerine vurdu. Halk kulaklarını kapatamadı. Öyle ki, yaşanan büyük depremler, Balkan Savaşı’nın kayıpları bile, o hayvanların laneti olarak anıldı.
Bugün 115 yıl sonra, yine İstanbul’da…
Valilik, kaymakamlıklara ve belediyelere “sokak köpeklerini toplayın” talimatı gönderdi. Resmî dille yazılmış bir genelge ama özünde aynı zihniyet. Yaşamı sokaktan silme arzusu.
Dün “medeniyet” adına yapılıyordu, bugün “güvenlik” gerekçesiyle. Dün köpekler şehrin düzenine tehdit sayılıyordu, bugün çocuklara ve topluma risk diye gösteriliyor. İstanbul sokaklarında mafya ve uyuşturucu çeteleri cirit atarken.
115 yılda değişmeyen tek şey, köpeklerin sesini duymayan bir iktidar dili.
1910’da da halkın vicdanı ayaklanmıştı, bugün de sosyal medyada, meydanlarda yükselen tepki aynı. Çünkü sokak köpekleri, bu kentin tarihinin, kültürünün, belleğinin parçası. Onlar sadece “başıboş hayvanlar” değil, mahallelerin sessiz nöbetçileri, çocukların oyun arkadaşı, yaşlıların yoldaşı, yoksulların sadık dostları.
Bir asırdır aynı kısır döngü:l.
Önce bir talimat, ardından toplama araçları, ardından boş sokaklar ve ardından vicdan azabı. İnsanlığın en eski suçlarından biri, kendi dostuna ihanet etmek.
Bugün İstanbul, yeniden aynı kavşakta duruyor.
115 yıl önce Hayırsızada’da yaşanan o utanç, hala belleğimizde taze.
Şimdi karar verilecek: Tarihi tekerrür mü ettirecek, yoksa bu kez, “yaşamı koruyan şehir” olarak tarihe mi geçecek.

***
DATÇA’YA 1900 YILLIK
YAŞAMSAL UYARI
M.S. 114 yılı… Bugün Denizli sınırları içinde kalan Laodikeia’da mermer bir bloğa kazınmış su yasaları var. Kent meclisi karar almış, Roma valisi mühürlemiş.
“Hiç kimse kent çeşmesinden ya da borularından suyu kendi bahçesine yönlendiremez, hiçbir yurttaş su yolunu bozup dağıtamaz. Kim ki bu yasayı çiğnerse, 5.000 denarius ceza öder. Su yollarına yakın arazisi bulunan hiç kimse suyu tarım için kullanamaz, tarlalarını bu su ile sulayamaz.”
Hatta daha da ileri gitmişler. Her yıl iki yurttaş seçilecek, “küratör” unvanıyla suyun bekçisi olacak. Su yollarını koruyacaklar, kaçak kullanımın önüne geçecekler. İhbar eden ödüllendirilecek.
2015 yılında toprak altından çıkarılan bu taş yazıtta, iki bin yıl önce bile suyun kamu yararına ait kutsal bir değer olduğu kabul edilmiş.
Bugün ülke olarak çok ciddi bir susuzluk tehlikesi ile karşı karşıyayız. Birçok kentte su artık kısıtlanarak kullanılıyor. Özellikle metropollerde alarm verildi.
Peki ya Datça?
Datça Belediye Başkanı Aytaç Kurt seçim döneminde Haber ve İnsan’da Mehmet Erdal‘a “Datça’da su sorunu var demek doğru olmayabilir” şeklinde şok bir ifade kullanmıştı.
Geçen 1.5 yılda “bir bilenler”e sormuş olacak ki, son mecliste “Datça’nın en büyük sorunu su” dedi.
Umarız bu söz, sadece söz olarak kalmaz.
Çünkü Datça’da bazı çeşmeler hala boşa akıyor, havuzlara tonlarca su dolduruluyor, yeraltı suları kaçak artezyenlerle çekiliyor.
Kaçak havuzların, kaçak artezyenlerin önü aĺınamıyor.
Geçen dönem bir meclis üyesinin kaçak havuzunu ortaya çıkarmıştık, tek bir ceza verilmedi. Bugün Sevgi Yolu’nda sahili işgal eden o koruma altındaki “torpilli” otelin, kamuya ait arsaya yaptığı havuza bile ses çıkaran yok.
Yağmur suyundan yararlanılmıyor. Bu konuda inşaatçılara bir zorunluluk getirilmiyor. Alt yapıdaki kaçaklar nedeniyle evlere verilen suyun fazlası boşa gidiyor.
Bir zamanlar Laodikeia meclisinin mermer bloklara kazıdığı kurallar bizde kağıda bile geçmiyor. Bizim “suyun küratörleri” kim? Belediye mi, kaymakamlık mı, devlet mi?
Aslında hepsi ama kimse sahiplenmiyor. Su hoyratça kullanıldıkça fatura yalnızca vatandaşa kesiliyor.
Laodikeia’daki yazıt sadece bir hukuk metni değil, aynı zamanda bir ahlak manifestosu. Çünkü suyun korunması vicdani bir mesele.
Suyu çalan, rant için kullanan başkasının hakkını gasp edendir. Bugün bir site bahçesini şelaleye çevirirken, bir otel havuzunu üç kez boşaltıp doldururken aslında komşunun çocuğunun içme suyu çalınmış oluyor.
Laodikeia’dan bugüne mesaj açık:
• Suyu kutsal bil.
• Onu yönetenlere hesap sor.
• Suyun hakkını gasp edene ceza ver.
Datça’nın geleceği de, Laodikeia’nın mermerine kazınmış o harflerde gizli. Eğer bugün biz de kendi su yasamızı yazmazsak, yarın ne badem, ne bal, ne de çeşmelerinde hayat fışkıran Datça

***
BİR ADAM, BİR KÖPEK
VE BİR EFSANE
Babası İtalyan bir berberdi, annesi Fransız kökenli Rus bir dansçı.
Yoksulluk, New York’un dar sokaklarını gölge gibi kaplıyordu. Dünyaya geldiğinde annesi sorunlu bir hamilelik geçirmiş, o yüzden onun yüzünde kalıcı izler kalmıştı: sol gözü düşük, dudakları asimetrik, yana kaymış bir ağız…
İnsan içine çıkmaya cesaret edemeyen, okul sıralarında tutunamayan, arkadaşsız bir çocuktu.
Ama onun bir dostu vardı. Hem de öyle sıradan bir dost değil. Kanı, canı, nefesi… Bir buldog: Butkus.
Butkus, yalnızlığının tek yoldaşı, açlığının tek ortağı, sokakların kirini, çamurunu beraber yuttukları sırdaşıydı. O genç adam ne zaman dışlansa, ne zaman hor görülse, o koca yürekli köpek hep yanındaydı.
Birlikte yürüdüler New York’un bitmeyen kaldırımlarında.
Birlikte aç kaldılar, aynı lokmayı paylaştılar. Onun tek ailesi, tek sığınağı Butkus’tu.
Ne iş bulsa yapıyordu. Hamallık, garsonluk, spor salonlarında uyduruk antrenörlük… Ama para yetmiyordu. Açlık büyüyordu. Ve bir gün, en ağır yenilgisini yaşadı. Butkus’u satmak zorunda kaldı.
Sadece 25 dolar karşılığında. Elini uzatıp köpeğini yabancı bir adama verdiğinde, gözyaşları yanaklarından aktı. Köpek de ağlıyordu. İnsanın kalbini bıçak gibi kesen, dilsiz bir vedaydı bu. Hayatın zalimliği bazen böyleydi. İnsan en sevdiğini karnını doyurmak için kaybedebiliyordu.
Sonra bir gece, tesadüfen Muhammed Ali ile Chuck Wepner’in dövüşünü izledi. Bir şimşek çaktı içinde. Senaryo yazmalıydı. Onların hayatından, ringlerden, kaybedişlerden ve ayağa kalkışlardan bir film doğmalıydı. 20 saatte yazdı. Tek şartı vardı, başrolü kendisi oynayacaktı. Ama yapımcılar yüzündeki yamukluğu görüp alay ettiler. “Senden olsa olsa komedyen olur” dediler.
Senaryoya servet teklif ettiler ama başrolü bırakmasını istediler. O kabul etmedi. Onurluydu. Ve sonunda 35 bin dolara, başrol şartıyla anlaşabildi.
Film vizyona girdi. Dünya ayağa kalktı. Hasılat rekorları kırdı. Oscar’lar kazandı. Artık o da ünlüydü. Zengin olmuştu. Villa, araba, şöhret… Hepsi avuçlarındaydı.
Ama onun aklı tek şeydeydi: Butkus.
Sokak sokak aradı. Günlerce bekledi. Sonunda buldu. Köpeği satıldığı adamın yanındaydı. 100 dolar teklif etti, kabul edilmedi. 500 dolar, 1000 dolar… Adam bırakmadı. En sonunda 1500 dolara anlaştılar. 25 dolara satılan dost, kavuşma anında paha biçilmezdi. Ve yıllar sonra yeniden kucaklaştılar. İnsanla köpeğin gözyaşı birbirine karıştı.
O adam bugün herkesin tanıdığı Sylvester Stallone’du. Filmiyse Rocky.
Stallone şöhreti Butkus ile paylaşmayı unutmadı. Ona filmlerinde rol verdi. Çünkü biliyordu, hayatın en ağır yumruklarını yerken yanında duran, açlığı, yalnızlığı paylaşan, kendini hiç yalnız bırakmayan tek dost Butkus’tu.

***
ÖLÜM EMRİNE KARŞI
TEK SES, TEK YÜREK
Muğla Yaşam Hakkı Savunucuları Grubu,
Bodrum, Marmaris, Datça, Fethiye ve Köyceğiz ilçelerinde
Kaymakamlıkları önünde “Ölüm Emirlerine karşı Muğla’da Tek Ses, Tek Yürek” çağrısıyla basın açıklaması yaptı.
Açıklama şöyle.
YAŞAMI KATLİAMA
TESLİM EDEN DÜZEN
Türkiye’de yıllardır kadın cinayetleri görmezden gelindi, çocuk istismarları cezasız bırakıldı, ormanlar rant uğruna yakılıp yok edildi. Bugün aynı zihniyet, hayvanlara karşı da yeni bir cephe açtı:
2024’te “Hayvanları Koruma Kanunu” adı altında yapılan değişikliklerle toplu kıyımlar meşrulaştırıldı. Artık açıkça ilan ediyoruz: Bu düzen için yaşamın hiçbir değeri yoktur!
KATLİAM YASASIYLA VİCDANLAR ÖLDÜRÜLDÜ!
Sözde “koruma” adı altında yapılan değişiklikler, hayvanların toplu kıyımına dönüşmüştür. Belediyelerin eliyle hayvanlar sistematik şekilde toplanmakta, ölüm kamplarına çevrilen
barınaklara kapatılmakta ve sessizce yok edilmekte, bilinmeze gönderilmektedir. Barınaklarda zorunlu
kısırlaştırmalar ve rutin aşılama programları durmuştur. Dünya Sağlık Örgütü raporlarına göre bu uygulamalar, sokak hayvanlarının hem sağlıklı hem güvenli yaşaması için temel uygulamalardır. Bu programların durması, hem hayvan hem de halk sağlığını tehdit etmektedir.
HUKUK YOK SAYILDI, TALİMAT DÜZENİ GETİRİLDİ!
Bakanlık, kanun ve yönetmelikte hayvan
lehine uygulanabilecek maddelerin uygulanmasını engelleyen, mevzuata aykırı yazıları valiliklere ‘genelge’ olarak göndererek belediyeler üzerinde baskı kurmaktadır. Kanunun hayvan lehine
hükümleri hiçe sayılmakta, idarenin keyfi emirleri kanunun önüne geçmektedir.
İl Hayvanları Koruma Kurulları,
kanunun ruhuna ve lafzına aykırı kararlar almakta; hayvanları korumak yerine belediyelerin hayvanları toplama ve yok etme uygulamalarını
meşrulaştırmaktadır. İl Hayvan Koruma Kurulu Toplantılarında hayvan lehine alınan kararların uygulamaları takip
edilmeyip, denetlemeleri yapılamazken, sistem tamamen hayvan aleyhine
işletilmektedir.
Üstelik belediyelere torpille personel yerleştirildiği iddiaları ayyuka çıkmıştır,
hayvan sevgisi ve bilgisi olmayan kişiler hayvanların bakımıyla ilgili görevlendirilmektedir. Kanun ve yönetmeliklerde açıkça yazılı olmasına rağmen belediyelerin ve ilgili kurumların gönüllülerle işbirliği içinde çalışması
hiçe sayılmakta; gönüllüler barınaklara alınmamakta, hayvanların yaşamını
doğrudan ilgilendiren kararlardan dışlanmaktadır.
HAYVANI, ÇOCUĞU, KADINI KORUMAYAN SİSTEM
Ormanları koruyamayan, kadınları yaşatamayan, çocukları istismardan
savunamayan bir devlet pratiği, şimdi de
hayvanların yaşamına kastetmektedir. Yeni yasa ile popülasyonun ve
sahiplendirmenin artacağı iddiaları bilimsel gerçeklerle çelişmektedir.
Kısırlaştırma ve aşılama durduğu için hem kontrolsüz çoğalma hem de
sahiplendirme ciddi şekilde
engellenmiştir.
AV YASAĞI DERHAL GETİRİLMELİDİR!
Bilimsel ve hukuki veriler açıktır: Avcılık, hayvanların yaşam hakkına doğrudan
saldırıdır. TCK, 5199 sayılı Kanun, Bern Sözleşmesi ve CITES’e göre vahşi yaşam
korunmak zorundadır. Buna rağmen “sürdürülebilir av” adı altında kitlesel katliamlar teşvik edilmektedir. Yaşam
hakkını korumak için avcılık derhal yasaklanmalıdır.
BU ÜLKE, VİCDANSIZ BİR DÜZENE TESLİM EDİLEMEZ!
Tüm bunlar yaşanırken, yetki kendi ellerinde olmasına rağmen, bizzat çıkardıkları yasaları uygulamayan;
genelgeler ile kanunu delen ve
sorumluluk üstlenmeyen bir hükümet anlayışıyla karşı karşıyayız. Cezasızlık
düzenine, katliam yasalarına,
bakanlıkların usulsüz talimatlarına
karşı yaşamı savunacağız. Bu
topraklarda yaşamı savunan milyonlar var ve biz çoğunluğuz. Tarih, bu zulmü
unutmayacaktır.
BİZ YAŞAMI SAVUNANLAR TARİHE NOT DÜŞÜYORUZ:
– Hayvan katliamlarına, kadın
cinayetlerine, çocuk istismarına, doğa talanına karşı duruyoruz!
– Biz yaşamın yanında, onlar ölümün yanında olacak.
– Biz adaletin yanında olacağız.
– Ve biz kazanacağız!
HERKESE ÇAĞRIMIZDIR!
Artık susma zamanı değil, mücadele etme zamanıdır. Susmak, en büyük suç
ortaklığıdır. Hayvanların, kadınların, çocukların ve doğanın sesi olmak için
omuz omuza duralım. Katliam yasasına, cezasızlığa ve adaletsizliğe karşı hep
birlikte ses yükseltelim. Yaşamı savunmak, katliamı durdurmak ve
adaleti haykırmak görevimizdir. Bizler,
hukuk ve vicdan adına bir kez daha ilan ediyoruz: Yaşam hakkı, tüm hakların ön
koşuludur; tartışılamaz, yok sayılamaz.
Susmayacağız, korkmayacağız, hukukun ve vicdanın yanında duracağız.”

***
BİR KAREYLE DİRENİŞİN SERÜVENİ
Bugün Dünya Fotoğrafçılar Günü olması nedeniyle son yıllara damga vuran bir kareyi anlatmak istiyorum.
Bu fotoğrafı 22 Ekim 2018’de
Anadolu Ajansı’na çalışan Filistinli foto muhaberi Mustafa Hassona Gazze Şeridi’nde çekti.
Filistinli genç Genç A’ed Abu Amro, dumanların ve patlamaların arasında yarı çıplak bedeniyle koşarken bir elinde Filistin bayrağı, diğerinde sapan taşıyor. Mustafa Hassano, tam o anda deklanşöre basıyor ve ortaya sadece bir protesto anı değil, çağları aşan bir ikon çıkıyor.
Fotoğraf ilk yayımlandığında uluslararası ajanslar aracılığıyla dünyaya ulaştı. New York Times, Al Jazeera, The Guardian gibi gazetelerde geniş yer buldu. Ancak çok kısa sürede haber fotoğrafı olmaktan çıkıp bir siyasi afiş malzemesine dönüştü.
Üniversite kampüslerinde, dayanışma hareketlerinde poster olarak çoğaltıldı.
Sol hareketler ve Filistin dayanışma grupları, fotoğrafı miting pankartlarına taşıdı.
Kare, özellikle 2019’dan itibaren Orta Doğu ve Avrupa’da sokak duvarlarına çizilmeye başlandı.
Beyrut’ta bir duvar resmi, Abu Amro’nun silüeti, devasa bir Filistin bayrağıyla betimlendi.
Atina ve Madrid’de grafitilerde modern bir “özgürlük ikonuna” dönüştü.
Gazze’nin kendi sokaklarında, çocuklar bu imgeyi duvarlara basit çizgilerle kopyaladı.
Sanatçılar bu görseli basitleştirip ikonik bir sembol haline getirdi. Yalnızca bayrak ve sapan hareketi kalsa bile, hemen Abu Amro çağrışımı yapıyordu.
Sosyal medyada, grafik tasarımcılar fotoğrafı, Che Guevara’nın ünlü portresi gibi “tek renkli” pop-art estetiğine uyarladı.
Meme kültüründe, farklı arka planlara taşındı (örneğin Matrix’in dijital yeşil kodlarının önüne, ya da klasik tabloların içine monte edildi).
NFT sanatında bile referans oldu. Abu Amro’nun duruşu “direnişin dijital ikonu” olarak yeniden yorumlandı.
Fotoğraf, sanat eleştirmenleri tarafından Michelangelo’nun “David” heykeli ile karşılaştırıldı.
David’in elinde sapanıyla dev Golyat’a karşı duruşu, Abu Amro’nun bedeninde yeniden doğmuş gibiydi.
Bu benzerlik, modern çağda klasik ikonografilerin nasıl yeniden üretildiğinin güçlü bir örneği oldu.
Bazı sanat sergilerinde bu kare, David heykelinin reprodüksiyonuyla yan yana sergilendi. Böylece “antik direniş” ile “modern direniş” arasındaki köprü görünür kılındı.
Bugün A’ed Abu Amro’nun fotoğrafı, sadece bir anı belgelemiyor, kuşaklar arası bir sembol oluyor.
Filistin’de, gençler için direnişin görsel kimliği.
Dünya genelinde, adalet mücadelesi veren hareketler için evrensel bir simge.
Fotoğraf tarihinde ise, savaşın ve direnişin ikonografisinin en yeni halkalarından biri.
A’ed Abu Amro’nun koşarken çekilen bu anı, bir fotoğrafçının vizöründen çıkıp duvar resimlerine, afişlere, dijital sanat eserlerine ve toplumsal hafızaya yayıldı. Bu serüven, tek bir karedeki estetik gücün, politik bir ikona dönüşümünün ders kitabı örneğidir.
İşte tam da bu yüzden fotoğraf sanatı vazgeçilmezdir.
Bir deklanşör hamlesi, sadece bir anı dondurmaz. O anı tarihe, belleğe ve sembollere dönüştürür. Mustafa Hassona’nın Gazze’de çektiği bu kare, bize fotoğrafın sadece görüntü değil, hafıza, direniş ve umut olduğunu hatırlatıyor.
Çünkü fotoğraf sanatı da politiktir.

***
Türkiye foto muhabirliğinin duayeni Garbis Özatay, bugün aramızdan ayrıldı.
Hayatını objektife adamış, tarihe tanıklık eden kareleriyle hafızamızda yaşayacak.
Bir tesadüf değil, bir işaret gibi…
Fotoğrafın bayramında, fotoğrafın ustası göçtü.















