Bugün bir ağaca sarıldım.
Elim gövdesine değince, içimde bir boşluk titredi.
Kokumu bıraktım ona; dallarına, yapraklarına yayıldı.
Rüzgâr esti sonra, hafif, keskin, sokağın taşlarını silen bir rüzgâr.
Dalların, yaprakların arasında dolaştı,
kokum uçtu, geçti şehrin aralığından, belki bir pencereye, belki bir gözün içine.
Pencereni açık tut, dedim kendi kendime.
Olur da eserse rüzgâr, getirir kokumu sana.
Yüzünü rüzgârlara çevir,
sonra sen de sarıl bir ağaca…
Ve ben bekledim.
Bir bekleyiş ki, sanki zaman bile ağır aksak yürüyordu,
şehirde bir yerlerde unuttuğum çocukluğum bile geride kaldı.
Ne çok sevdim ben,
ne çok yanıldım,
ne çok aldandım,
ne çok düştüm,
ne çok kanadım…
Ah dizlerim, ah gözlerim…
Çocukluğumun ekim yağmurları gibi
ıslanmış bir şehirde kaldı her düşüşüm.
Kimi zaman sokağın ıslak taşlarında,
kimi zaman kendi içimde, sessizce.
Ve her düşüş, her yanılgı
daha da büyüttü içimdeki boşluğu.
Hayatlar sahne gibidir, düşündüm;
kimimizin akordu bozuk, kimimizin sesi puslu.
Ama herkes kendi parçasını yarım kalmış bir şarkı gibi çalar.
Bir keman ağlar arka sokaklarda,
bir davul susar mutfağımın köşesinde,
fısıltılarla yürür flütler,
ve hepimiz aynı orkestranın farklı sessizliğiyiz.
Rüzgâr bazen yüzüme çarptığında
düşlerimi, kırık notalarımı,
bir daha çalabilmek için akort etmeye çalıştığım melodilerimi hatırlıyorum.
Her esen rüzgâr, bir umut, bir hatıra,
belki bir özlem…
belki de unuttuğum bir mutluluk.
Şehir uyumuyor.
Karanlık sokak lambaları hâlâ titriyor,
rüzgârın taşıdığı yapraklar arasında
geçmişim dolaşıyor.
Ve ben hâlâ ağaca sarılmış,
dalların arasında kaybolmuş bir çocuk gibi
sessizce bekliyorum.
Bir gün, belki bir sonbahar sabahı,
penceremi açıp yüzümü rüzgâra döndüğümde
kokum geri gelir bana;
belki seninle, belki şehrin unutulmuş köşeleriyle.
O an anlarım ki,
her düşüş, her yanılgı,
her kırık nota,
bir hayatın kendine sakladığı melodidir.
Ve her hayat, kendi sessiz, kırık, eksik melodisinde
hayata tutunur…
Ve rüzgâr, sonunda bütün eksik notaları toplar,
bir sonsuzluğa bırakır…
İ.akan














