Sevgili Engin, Şirin dostum, gazetesi için arada bir köşe yazısı yazmamı istedi. Elbette bu, şeref duyulacak bir durum. İnsan dostları tarafından yazmaya layık görülünce mutlu oluyor. Ama işin içine girince anladım ki, köşe yazısı yazmak öyle dışarıdan göründüğü kadar kolay değilmiş!
Genelde köşe yazılarını okumayı seven biriyim. Bazen hayranlıkla, bazen kıskanarak, bazen de “Ben olsam şöyle yazardım” diyerek okurdum. Hele hele sevgili büyüğüm, dostum, abim Abit Dursun’un köşe yazılarını okurken… Kendisi yıllardır yazar, ben de onu okur, üzerine yorumlar yapardım. Bazen “Çok sert yazıyorsun, biraz yumuşat şu dili!” diye kızar, bazen de yazılarına imrenirdim. Şimdi beni yazarken görse şaşırmaktan çok, muhtemelen otuz iki dişiyle kahkahayı patlatır, ardından “Canım kardeşim, seviliyorsun!” der, bardağını kaldırıp bir selam çakar bana.
Belki tuhaf kaçacak ama, yazmaya yabancı olmasam da köşe yazısıyla şiir veya hikâye yazmak arasında gerçekten uçurum varmış! Masanın bu tarafına geçince fark ettim ki okumak başka, şiir ya da hikâye yazmak başka, köşe yazısı yazmak ise bambaşka bir şeymiş! Kelimeler kâğıda dökülmek istemiyor, cümleler ya fazla uzun ya fazla kısa kalıyor, üslup bir türlü oturmuyor. Hikâye yazarken karakterler, olay örgüsü, diyaloglar gibi unsurlar seni bir şekilde yönlendiriyor ama köşe yazısında tek başınasın! Konuyu da sen seçeceksin, nasıl anlatacağını da sen belirleyeceksin. Kendi fikrini, okuyucunun ilgisini çekecek bir şekilde ortaya koymak zorundasın. Üstelik bunu yaparken ne fazla süsleyip abartmalısın ne de kuru kuruya bir şeyler sıralamalısın. İşte asıl zorluk burada!
Yazmaya başlamadan önce, köşe yazarlarının en zorlandığı şeyin konu bulmak olduğunu sanırdım. Ama meğer konu bulmak işin sadece ilk adımıymış. Asıl mesele, o konuyu ilgi çekici bir şekilde anlatabilmekmiş! İnsan düşündüklerini içinden çok güzel anlatıyor da iş yazıya dökmeye gelince kelimeler bir türlü aynı ahengi yakalamıyor. Bunu fark ettiğim an, yıllardır okuduğum köşe yazarlarına duyduğum saygı katbekat arttı.
Ayrıca şunu da fark ettim ki, iyi bir köşe yazısı okuyucusunu düşündürmeli,o yazıyla tartışma ortamı oluşturmalıdır.Yani mesele sadece düşündüğünü yazmak değil, yazının okuyucuda bir etki yaratmasını sağlamak! Ama bu etki nasıl yaratılır, o kısmı henüz tam olarak çözebilmiş değilim. Belki zamanla, belki de okuyuculardan gelen tepkilere göre şekillenecek.
Bir de köşe yazarlarının genellikle bir takma adı, yani bir “imzası” oluyor. Benim de bir köşe yazarına yakışır bir takma adım olmalı mı? Sanmam… Olsa olsa “Yan Hakem” yakışır bana diye geçti bir an aklımdan, nedense! Çünkü yazarken sanki bir köşe yazarı gibi değil de, sahada olup biteni dışarıdan izleyen, yanlış gördüğünde bayrağı kaldıran biri gibi hissediyorum. Belki de bu konuda okuyucuların fikrini almalıyım. Kendi adımı mı kullanmalıyım, yoksa bir lakap mı bulmalıyım? Mizahi bir isim mi olsun, yoksa daha ciddi bir hava mı katsın? Düşünüyorum ama henüz karar veremedim. Tabii burası benim kendime uydurduğum bir şaka lutfen ciddiye almayın.
Her ne olursa olsun, bu ilk yazıyı tamamlamak bile benim için güzel bir deneyim oldu. Bundan sonra yazacağım yazılarda belki daha ustalaşırım, belki de köşe yazarlığının benim için uygun olup olmadığına karar veririm. Ama şimdilik, Engin dostuma bana bu fırsatı verdiği için teşekkür etmekle yetineyim.
Kim bilir, belki de bir sonraki yazımda gerçekten söyleyecek önemli şeylerim olur














