Yeşil sahalarda bir çizgi vardı.
Kimi zaman taç çizgisi, kimi zaman ofsayt,
ama en çok da adaletin çizgisi.
O çizginin adı Metin Kurt’tu.
.
Galatasaray’ın Çizgi Metin’i,
Milli Takım’ın asi yüreği…
Ama en çok da işçinin, emekçinin kardeşi.
Bir gladyatör gibi girdi sahaya.
Kalkanı yoktu, zırhı yoktu,
ama kramponlarıyla ve sözüyle
koca bir düzene meydan okudu.
.
“Futbolcu işçidir” dedi.
Her pası bir bildiriydi,
her koşusu bir haykırış,
her sözü bir manifesto.
.
Rakip sadece sahadaki on bir değildi,
asıl rakip, futbolu endüstriye çevirenlerdi.
Bedel ödettiler.
Kadro dışı bıraktılar, milli takımdan sildiler,
ama halkın gönlünden silemediler.
.
Çünkü Metin Kurt,
şampiyonluktan çok onuru,
kupa kaldırmaktan çok emeği seçti.
Bir arenada nasıl ki gladyatör
seyircinin değil, onurun alkışını arar,
o da öyleydi.
.
Bugün futbol endüstrisinin milyar dolarlık
sahte ihtişamı içinde,
onun sözleri hala kükreyen bir isyan gibi yankılanıyor.
.
“Futbol, halkın oyunudur, patronların değil!”
.
Metin Kurt’u anmak,
salt bir futbolcuyu hatırlamak değil.
Onu anmak, emeğin safında yer almak,
sömürüye karşı kramponlarını yere vurmak,
stadı bir arena değil,
dayanışmanın sahası olarak görmektir.
.
Çünkü Metin Kurt,
sadece çime değil,
tarihe, emeğe, devrime basıp geçti.
Ve geriye şu hakikati bıraktı.
.
Sahaların en güzel golü, bu sömürü sistemine atılandır.














